Gezegen


Evet, biz Zarrab kime ne rüşvet verdi, önüne kimler yattı, hangi siyasetçi ne çaldı gibi acayip işlerle uğraşırken, el alem “görünmezlik pelerini” icat ediyor. ABD, Japonya ve Çin başta olmak üzere bir dizi ülke “görünmezlik” konusunda epey mesafe kat etti.

Hong Kong Üniversitesi’nden Profesör Zhang Xiang, bilimkurgu fantezilerini gerçeğe dönüştüren bilim insanlarından biri. Dünyada ilk görünmezlik pelerinini icat etti ve diğer çalışmalara ilham verdi…

Bugün 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü. Türkiye’nin bu konudaki karnesi ise pek parlak değil. Bakalım onlara nasıl davranmışız; foto-yorum haberi hazırladık!

Hayvan hakları yasası hazırlama çalışmalarında hayvan tecavüzcülerine “bir şans tanımak” isteyen genel başkan yardımcısı gördük!
Gaz bombalarına maruz bıraktık!
Sadece Gezi olaylarındaki polis müdahalesinde en az 8 köpek, 63 kedi, 1.028 kuşun ölümüne neden olduk!
Bazen sabırlarını fena zorladık!
Nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşı kalan Caretta Caretta’lara yapmadığımızı bırakmadık! Biri Bodrum’da üç kurşunla vurulmuş, biri Fethiye’de yakılmış olarak bulundu. Ölü halde kıyıya vuran bir diğeriyle “selfie çekebilmek” için kuyruklar oluşturduk! Sonra onlar bizi ısırınca olay çıkardık!
Tecavüz ettiği keçiyi 700 liraya satın alıp sapıklığını örtbas etmeye çalışan ruh hastaları gördük!
Gezi olaylarında göstericilerin hayvan sevgisi bu kareyle hafızalara kazındı. Fakat yandaş Beyaz TV, 13 yaşında bir çocuğu ekrana çıkararak canlı yayında satanist abiler gördüğünü, onlara “siz neden kedi yiyorsunuz diye sorduğumda, bizim huyumuz bu” dediğini anlattırdı.
Verdiği pozla gönüllerin kedisi olan Tombili’ye bu fotoğrafının olduğu yerde heykel diktik. Ama sonra heykeli çaldırdık!
Biz onlara pek iyi davranmadık, ama onlar bizi hep güldürdü. Siyasetin en daraltıcı günlerinin yaşandığı zamanlarda canlı yayına sızan CHP’nin kedisi Şero gibi!

 

Düşünün… 66 yaşındasınız ve doğuştan renk körüsünüz… O güne kadar dünyayı hep siyah-beyaz ve grinin tonlarında görmüşsünüz…

Ve 66 yaşında, size bir doğum günü hediyesi geliyor: Bir gözlük!

Bir anda dünyadaki renkleri algılamaya, “renkli görmeye” başlıyorsunuz! Ne yapardınız?.. Nasıl tepkiler verirdiniz?..

Videodaki adam bunları yaşıyor! Doğuştan renk körü olan ve sadece siyah/beyaz (gri tonlarıyla) gören 66 yaşındaki adama, doğum gününde renk körlüğünü düzelten ‘enchroma’ gözlük hediye ediyorlar. Artık hayatı ‘renkli’ görmeye başlıyor…

İki türlü değerlendirilebilecek bir vaka: Birincisi, kimilerinin o gözlükten alacak parası hiç olmuyor. İkincisi, gözleri ‘normal’ görse de dünyayı tüm renkleriyle algılamaya açık insan bulmak o kadar kolay değil…

Renklerin farkında olmak önemli… Hayatın renklerini algılamak, görüneni göründüğü gibi kabul etmemek, yedi rengi, hatta fazlasını yakalamak…

İşte renkli görmeye başlayan adamın ilk anlarını gösteren o video:

Sevgili HOPkültür okuyucusu; biz bu ülkede demokrasi, barış, adalet filan arıyoruz da muhatabımız çok acayip!

AKP Fatih Gençlik Kolları’ndan kendisini Çevre, Şehir ve Kültür Başkanı olarak tanıtan Tolgay Demir, “Düz Dünya Teorisi” başlıklı bir yazı yayınlamış. Muhterem beyefendi “Dünyanın yuvarlak olması Mason uydurması, Dünya düzdür” demiş.

Şimdi biz ne diyelim; iktidarı mı eleştirelim, dünyanın yuvarlak olduğunu mu anlatalım, ne yapalım?!

Değer mi değmez. Gülelim geçelim, tatil sonrası bakarız diyelim.

Birbirimizi aklımıza “mukayyet olalım” diye uyarmayı da ihmal etmeyelim!

Taksim ve Beyoğlu civarında yaşadık geldiler. Nişantaşı, Teşvikiye, Kurtuluş’a geçtik geldiler. Boğaz tarafını denedik geldiler. Kadıköy var, Moda var dedik geldiler. En sonunda Adalar’a kaçtık gene geldiler kardeşim, yakamızı bırakmıyorlar!

Yok yahu; tuzu kuru zengin hayat sürdüğümüzden filan değil, alnımızın teriyle kazandığımız parayla bu ülkenin en güzel semtlerinde yaşama şansımız vardı bir zamanlar da ondan.

Fakat “Yeni Türkiye” kuruldu -sağ olsun- “yüce iktidar”, nefes alacak köşe, kira ödeyecek beş kuruş bırakmadı rant uğruna memlekette, beton delicilerle girdiler beynimize abartı değil!

Yoksa müzmin kiracıyız bu dünyada, öyle de kalacağız bir değişiklik olup piyango filan vurmazsa!

Ancak şimdi de Adalar’a göz koydular. Üstelik bu kez sadece iktidar değil, CHP’li belediye de bu yok oluşa katkı sunuyor. Adalar ile ilgili hazırlanan ve büyük tepki çeken İmar Planı sadece Adalar’da yaşayanların değil, tüm halkın sorunu. Ve sevgili HOPKültür okuyucusu, sizi uzun uzadıya detaylarla yormayacağız. Fakat biliniz ki; Adalar insanı “Adalar’ı savunmazsak ormanı, denizi ve birlikte yaşadığımız canlıları olduğu gibi birbirimizi de kaybedeceğiz” diyor. Biz de “bu duruma sessiz kalan hiçbirimizin “kaçacak yeri” kalmayacak diye ekliyoruz.

Aşağıda ilgilenenler için Adalar Savunması’ndan arkadaşımız Ömer Süvari’nin Bianet’te yayımlanan yazısını bulacaksınız. Okumanızı ve bu gidişe bir “DUR” demenizi umarız. “Rantsız hava sahası” için desteklerinizi bekleriz, saygılar!…

Yassıada’nın hükümet tarafından “demokrasi adası” ve “hafıza mekanı” yapıyoruz propagandasıyla imara açılarak bir beton yığınına dönüştürülmesinin ardından, şimdi de İstanbul’daki en canlı kıyı ve ada ekosistemine ev sahipliği yapan Adalar ilçesi bir bütün olarak tehdit altında.

İstanbul’un, yaşadığı kentsel ve ekolojik yıkımın bir benzerini Adalar’da da yaşama tehlikesiyle yüz yüzeyiz. Adalar’da yaşayanların sağlık, ulaşım, eğitim gibi alanlarda yaşadığı yoksunluğa ve yaşadığımız kentsel ve ekolojik  travmalara Adalar Belediyesi tarafından son aşamaya getirilen 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planı ekleniyor. Eğer plan taslağının getirdiği tehlikelere karşı gerekli önlemler alınmazsa ve plan sürecine Adalar halkının katılımı içi uygun mekanizmalar kurulamazsa Adalar çok kısa süre içinde sahip olduğu doğal, tarihsel, kültürel ve mimari niteliklerin büyük bir bölümünü kaybedecek.

Bugün İBB ve  İBB teklifleri doğrultusunda hareket eden Adalar Belediyesi tarafından sessiz sedasız yürütülmekteyken, Adalar Savunması’nın ve referandum sürecinde oluşan Adalar Hayır meclisinin girişimiyle tartışmaya açılan 1/1000’lik Adalar Koruma Amaçlı İmar Planı bu yokoluş sürecinin önemli bir halkası olarak öne çıkıyor. Eğer gereken önlemler alınmazsa bu planın uygulama süreci sonucunda Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedef, Kaşık, Neandros (Tavşanadası) ve halen tehdit altındaki Sivriada’nın doğal ve tarihsel birikimi yok edilecek.

Adalar’ı planlamak!

Aslında Adalar halkı imar planı tartışmalarına yabancı değil. Adalar’ın yeniden bir ilçe belediyesi olduğu 1984 yılından bu yana imar planı tartışmaları her zaman Adalar’ın önemli gündemlerinden biri oldu. 1950’lerdeki planlama girişimleri bir yana bırakılırsa 1980’li yıllarda başlayan Adalar’ın imar planı yetkisinin kimde olduğu yönündeki tartışmalar ve 1990’lı yılların başında yapılan 1/500 ölçekli nazım imar planları unutulmuş değil. Devam eden plansızlık ve yetki karmaşasının da Adalar’ı bir rant ve prestij mekanı olarak gören partilerin ve belediye yönetimlerinin girişimleriyle gündeme gelen imar aflarına, Adalar’a büyük zararlar vererek 2007 yılına kadar devam eden Geçiş Dönemi Yapılandırma Koşullarının uygulanmasına yol açtığını biliyoruz. Bu yıllar boyunca Adalar’daki ANAP, AKP ve CHP yönetimleri dönemlerinde verilen parsel bazlı özel imar izinleri, değişik bakanlık ve müdürlüklerle belediye arasındaki yetki/parsel çakışmasından yararlanarak uygulanan doğal alanları ticarileştirme uygulamaları Adalar’ın kaderi oldu.

Bugün Adalar ve İstanbul halkının kent hakkını yok sayarak yapılan uygulamalar sonucunda Adalar’daki pek çok kıyı ve orman alanının girişini ücretli hale getiren turizm işletmeleri, Büyükada’da öngörünüm alanındaki yasadışı Seferoğlu ve Lido rezidansları, kaçak iskeleler, orman ve kıyı alanlarındaki onlarca ruhsatsız günübirlik turistik tesis, 1980’lerden başlayarak yapılan çok sayıda denetimsiz konut bu sürecin ürünü.

Adalar’ın tümüyle “İstanbullaşmasını” engelleyen tek şey ise Adalar’ın mevcut koruma şemsiyesinden ve Adalar’da yaşayan halkın demokratik tepkilerinden başka bir şey değil. Ancak Adalar’ın 1976 yılından bu yana sahip olduğu “koruma alanı” ve 1984 yılından bu yana devam eden “sit alanı” olarak tanımlanmasının yarattığı koruma şemsiyeleri de Yassıada örneğinde olduğu gibi imar ve rant arayışlarını engellemekte yeterli olmuyor. Turizme dayalı ekonomik “sürdürülebilirlik” arayışları, parsel bazlı rant beklentileri, plansızlık, vizyonsuzluk, esnafın çıkarlarına odaklanmış politik kararlar ve “ben yaptım oldu” anlayışı Adalar’da çok yönlü bir kentsel, kültürel ve ekolojik erimeye yolaçıyor.

Bu nedenle Adalar Savunması dahil, Adalar’daki tüm demokratik kurumlar, plansızlıktan kaynaklanan uygulamalara son verecek, denetim ve korumaya odaklanmış, yapılaşmayı, ticarileşmeyi ve soylulaştırmayı engelleyecek, Adalar halkının ekonomik ve sosyal yoksunluklarını gidermeye yardımcı olacak bir imar planını destekliyor. Planların mekanlar, mekan kullanım kararları, dolayısıyla da belirli toplumsal ilişkiler ürettiğini bilen tüm demokratik inisiyatifler imar rantına ve kullanıma değil, Adalar’da yaşayan halkın ve Adalar’ı ziyarete gelen İstanbulluların kamusal çıkarlarına odaklanan, Adalar’ı doğal ve tarihi nitelikleriyle korumayı öngören bir plan hazırlanmasını istiyor.  Adalar’da koruma şemsiyesini güçlendirmek ve Adalar halkını yaşadıkları alanın, ormanın, denizin korunması sürecinin bir parçası haline getirecek bir planlama süreci için katılım, denetim ve şeffaflık isteniyor.

Ancak mevcut Adalar Belediyesi tarafından hazırlanan plan katılım ve şeffaflıktan tümüyle uzak bir anlayışla hazırlanan, Adalar’ı korumaya değil, kullanmaya ve ticarileştirmeye odaklanmış, Adalar’ın doğal ve kültürel mirasını yokedecek, büyük bir bölümü yoksulluk sınırında yaşayan Adalar halkının yaşam alanlarından kovulmasıyla sonuçlanacak gelişmelere kapıyı aralıyor…

1/5000’den 1/1000’e Adalar’ın İmar Planı süreci

İBB tarafından hazırlanan ve 2011 yılında tamamlanan 1/5000’lik planların askıya çıkmasının ardından bu planların Adalar’da yapılaşmaya, doğal ve ormanlık alanların tahribine yol açabilecek plan karar ve notları üretmesi nedeniyle Adalar’da yaşayan kent ve doğa savunucuları bu planlara büyük tepki gösterdiler. Büyük bölümü 1980’li ve 1990’lı yıllarda yapılan kaçak yapıları yasallaştıran, Adalar’ın kıyılarını kamusal kullanımdan uzaklaştırmayı hedefleyen ve ticarileştiren, şehircilik ve planlama ilkelerine aykırı olarak 5000’lik planlarda olmaması gereken detaylı ve ayrıntılı çizim, analiz ve tasnifler içeren bu plan çeşitli defalar dava edildi. Ancak Şehir Plancıları Odası’nın “Adalar motorlu araç trafiğine açılamaz” şeklindeki motorlu araç konulu itirazı dışında, 5000’lik planlar hakkında açılan tüm davalar dönemin idare mahkemeleri tarafından reddedilerek 1000’lik planların hazırlanmasının yolu açıldı.

5000’lik planlar Adalar’ı tematik adalar (Büyükada- Eğlence, Heybeliada-Sağlık, Kınalıada-Spor, Burgazada-Kültür) olarak detaylı çizim ve kararlarla planlıyor, bu amaçla “tematik parklar” oluşturuyor, Adalar’daki ikinci ve üçüncü derece doğal sit alanlarının rekreasyon ve eğlence amaçlı günübirlik tesisler için kullanıma açıyordu. Geniş çaplı ev pansiyonculuğuna izin veren ve doğal mirasın ticarileştirilerek piyasa aktörlerine devredilmesi, bodrum katlara iskan ve belirli metrakere büyüklüklerini aşan arazilere yeni yapılaşma izinleri tasarlıyordu. Kısacası 5000’lik plan Adalar’ı korumaya değil kullanmaya yönelik plan kararları üretiyordu ve dahası “Adalar’ın korunması gerekir” şeklindeki genel ifadeler dışında Adalar’ın doğal ve kültürel mirasının nasıl korunacağına dair hiç bir anlamlı öneri, proje ve teklif içermiyordu.

Adalar üzerinde yaşayan tüm canlılar için bir yaşam olanı olarak değil, bir eğlence, spor, dinlenme alanı olarak planlanıyor, bu plan sürecinde Adalar Savunması’nın ve pek çok kurumun yaptığı “Adalar bu yükü taşıyamaz”, “Adalar’ın ekolojik ve kentsel sit alanı nitelikleri tahrip edilecek”, “Doğal ve tarihi alanlarda parsel bazlı kentsel rant yaratılıyor!”, “Adalar için kitle turizmi dışında çözümler üretilmeli”, “Adalar İstanbullaşacak!” yönündeki uyarılar dikkate alınmıyor, 1000 plan hazırlıkları başlatılıyordu.

CHP’li Mustafa Farsakoğlu yönetimindeki Adalar Belediyesi tarafından Aralık 2012 tarihinde başlatılan 1/1000’lik plan hazırlık süreci ise, pek çok  Adalıda İBB’nin 1/5000’lik planlarının taşıdığı risklerin engelleneceği, korumacı bir tavrın gelişeceği, daha sıkı bir koruma rejiminin uygulanacağı, plan hazırlık sürecine halkın katılımının sağlanacağı beklentisiyle başlangıçta olumlu karşılandı. Ancak hem Farsakoğlu döneminde hem de 2014 yılında greve gelen Atila Aytaç yönetimlerinde bu beklentilerin hemen hiç biri gerçekleşmedi.

Adalar Belediyesi de İBB’nin 1/5000’lik planının öngörüleri dışına çıkmadı ve mali açıdan bağımlı olduğu İBB’nin planlama yaklaşımını derinleştirerek sürdürdü. Doğal ve kültürel mirası korumaya öncelik veren, Adalar halkının yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunların çözümüne odaklanan, korumacı ve denetleyici çözümler üretmek yerine 5000 planın öngörüsünün de ötesine geçecek şekilde Adalar’da konut stoğunu arttırmaya, kentsel imar rantı yaratmaya, doğal alanların ticarileştirilmesine yönelik uygulamalara izin veren bir plan hazırlığı yürüttü. Bu süreçteki katılım ve şeffaflık taleplerini de reddetti. Adalar Belediye Başkanı Atilla Aytaç göstermelik olarak yapılan halk toplantılarında 5000’lik plan kararlarına uymaya zorunlu olduklarını belirterek planları savunurken “1/5000’lik planın fazla korumacı olması nedeniyle, 1000’lik planlarda fazla uygulama yapamadıkları”ndan yakındı. Belediye yetkilileri yaşam ve kent hakkı savunucularını gereksiz yere gürültü koparmakla suçladı, “Planı biz hazırlamazsak İBB hazırlar!” diyerek korku yaratmaya çalıştı. Bugün Adalar’ın doğal, kültürel ve mimari mirasını savunmaya çalışanlar ise hazırlanan planın İBB’nin hazırlayacağı muhtemel bir plandan fazla bir farkı olmadığını, benzer bir anlayışın ürünü olduğunu vurguluyorlar…

Yeni 1/1000’lik plan ve Adalar

Pek çok açıdan halihazırdaki İBB uygulamalarının bile gerisine düşen katılım yoksunluğu ve şeffaflık yitimiyle sakatlanmış 1/1000 planın getirdikleri ise tüm Adalıları kaygılandırıyor.  Dahası plan taslak raporları ve notları defalarca talep edilmesine rağmen halen Adalar’daki hiç bir kurumun, uzmanların, meslek odalarının ya da temsilcilerinin denetim ve eleştirisine açılmış değil. Bu durum endişeleri daha da arttırıyor. Adalar Savunması olarak plan not ve kararlarından edinebildiklerimiz ise kısaca şunlar:

 Adalar Belediyesi tarafından hazırlanan 1/1000’lik Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı, 5000’lik planlarda öngörülenin de üzerinde bir konut stoğu ve nüfus artışı öngörüsü taşıyor.  Bu amaçla 5000’lik plan tarafından yaklaşık 52 bin 500 kişi olarak öngörülen Adalar doyurulmuş nüfusu, 1000’lik planda 76 bin 800 kişi olarak hesaplanıyor ve bu çerçevede Adalar’daki konut kullanımını arttırmak amacıyla adımlar atılıyor. Adalar’daki 5000’lik planda olduğu gibi bodrum katlar emsal değerler dışında bırakılarak iskana açılıyor. Zemin katlar dublex ev yapımına uygun hale getiriliyor.

Adalar’daki konutların üzerinde kurulu olduğu parsellerin 2000 m2’nin üzerinde olması durumunda toplam TAKS değerinin yüzde 10’u oranında ikinci bir yapı yapılmasına, 2000-4000 m2 arası parsellerde iki yapı yapılmasına, 4000 müzerindeki parsellerde ise ikiden fazla yapıya izin veriliyor. Adalar’da halihazırda 2000m2 büyüklüğünü aşan 100 civarı parsel, 4000 m2’yi aşan 50 civarı parsel olduğunu, bunların bir bölümünün kıyılarda yeraldığını ve son yıllarda devir işlemleri yapılan vakıf arazileriyle birlikte bu sayının çok daha büyük oranlara ulaştığını biliyoruz. Bu durum Adalar’ı önemli bir yapılaşma tehdidiyle karşı karşıya bırakıyor. Dahası İBB’nin 1/5000’lik onaylanmış ilk planında 2500 molarak öngörülen yeni yapılaşma için parsel alt sınırı, daha sonra Adalar Belediyesinin bir önceki yönetiminin 2012 yılındaki talebiyle 2000 m2’ye indirilmiş ve parsel bazında rant yaratma imkanının arttırılmıştı. Bu yöndeki girişimin yeni belediye yönetimi tarafından da devam ettirilmekte olduğunu, hatta parsel büyüklüğüne göre izinlerin iki, üç binaya kadar genişletildiğini görüyoruz. Kamu arazileriyle birlikte imara uygun olduğu bilinen 350’yi aşkın parselle birlikte düşünüldüğünde bu rakamlar Adalar için çok büyük bir  imar trafiği yaratılması anlamına geliyor.

Öte yandan konut alanlarındaki diğer yapılaşma koşulları ve yapılar hakkındaki kararları da Koruma Bölge Kurulu’nun alanında uzman olmayabilecek herhangi bir temsilcisinin inisiyatifine terkeden 1/1000’lik planların en temel sorunu, İBB’nin 1/5000’lik Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’ndaki yıkıcı kararları önleyici hiç bir tavır içermemesi. İkinci ve üçüncü derece doğal sit alanları ve kıyı kullanımlarına ilişkin eğlence ve rekreasyon amaçlı kullanım ve yapılaşma süreci engellenmek bir yana teşvik ediliyor. Kınalıada’da toplam 8,1 hektarlık, Burgazada’da 9,2 hektarlık, Heybeliada’da 1,87 hektarlık, Büyükada’da 28,4 hektarlık büyük bölümü doğal sit alanı olan ormanlık alanlar eğlence, kültür, sağlık ve dinlenme alanı olarak gösterilerek rekreasyon turizmine açılıyor. Dahası planın kıyı kenar çizgilerine, doğal ve arkeolojik sit alanlarına dair öngörüleri de henüz Adalar halkıyla ve kamuoyuyla paylaşılmış değil.

Sonuç: Kim için plan, ne için plan?

Bu bir kaç plan notu bile yasal zorunluluk açısından her ne kadar “koruma” adını taşısa da Adalar’ın geleceğini korumaya değil kullanmaya, imar rantı yaratmaya, rekreasyon ve kitle turizmi geliri odaklı bir plan hazırlandığını gösteriyor. Bu amaçla ev pansiyonculuğuna izin veren, 5000’lik planlarda öngörülen “yeni yapılar pansiyon olabilir” notuna ilaveten herhangi bir yapı tanımı getirmeksizin konut+ticaret alanlarında 1000 malana sahip konutlarda (İBB Komisyonu tarafından bu sınırın 500 m2’ye düşürüldü!) ev pansiyonculuğu ve butik otelciliğe izin veren bir plan notu ekleniyor. Bu not Adalar’da  sayısı 1000’i aşkın ev pansiyonu açılabilmesi anlamına geliyor.

Diğer yandan Adalar 1/1000’lik Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı, günümüzde Adalar’ın doğal ve kültürel ortamını yok eden sorunlara, eğitim, sağlık, ulaşım gibi alanlardaki yoksunluğu giderecek önerilere, çöken orman ve kıyı ekosistemini yenileyecek çalışmalara, Adalı gençlerin yaşadığı işsizlik sorununu çözecek ekonomik çeşitlilik ve üretim planlarına da yer vermiyor. Kamu çıkarı adına hiç bir anlamlı karar üretmeyen  İBB’nin Adalar 1/5000 Koruma Amaçlı İmar Planı üst gelir gruplarının, imar ve inşaat şirketlerinin ve bir ölçüde Adalar’da ticaret yapan grupların ihtiyaçlarına yanıt verecek bir yaklaşımdan ötesini içermezken 1000’lik plan da İBB’yle aynı doğrultuda ilerliyor.

Arazi rantı ve kitle turizmini teşvik üzerine şekillenen bir anlayışla hazırlanan plan, ne depremle kucak kucağa yaşayan Adalar’ın yaşaması muhtemel afet riskini hafifletmek, ne de yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların çözümünü desteklemek yönünde bir yaklaşıma sahiptir. İstanbul’un yaşadığı ekolojik ve kentsel krizi Adalar’a taşıyan, kamusal ve müşterek alanları tel örgülerle çevirerek ticarileştirmeye hizmet eden bu planın belki de en tehlikeli yanı Adalıların yaşam alanlarıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürerek tahrip etmesidir. Ormanı ve denizi yaşam alanının bir parçası olarak gören, yaşam alanına sahip çıkmayı ve onun varlığına saygı duymayı Adalı olmanın bir parçası olarak düşünen Adalıların yaşamları, duyguları, anıları, gündelik alışkanlıkları da yok ediliyor. Kar, rant ve çıkar düşüncesi olmadan birbirine selam veremez, “benden para isterler mi?” düşüncesi olmadan ormanda yürüyemez, denize giremez hale gelmek Adalılar’ın kaderi haline geliyor. Ve artık anlıyoruz ki ormanı, denizi ve Adalar’da birlikte yaşadığımız canlıları olduğu gibi birbirimizi de kaybetmek üzereyiz. Birbirimizi kaybetmemek ve yeniden bulmak için tepeden inme planlara, yalancının, dolandırıcının, hırsızın yağmasına karşı yanyana gelmekten başka bir çaremiz yok… 

 

 

Kırmızı bir papağan, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in 7. Uluslararası Büyük Ankara Festivali basın toplantısı sırasında zor anlar yaşadı.

Daha önce Fethullah Gülen’i huşu içinde dinlerken görüntülenen, Ankara’yı parsel parsel satmakla itham edilen Başkan Gökçek’in gözlüğü kırmızı bir papağan tarafından alınmak istendi. Kuş Bilim uzmanları, papağanın bu kadar acayipliğe dayanamamış olabileceğini vurguladı.

Gökçek ise Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Papağanla yaptığım basın toplantısını sanırım ömür boyu unutmayacağım” dedi.

 

 

 

Yozgat‘ın bir köyünde doğup büyüyen Ceren Sansar, himayesi altına aldığı hayvanlar için İzmir’deki şehir hayatını bıraktı. 2 yıl önce Yozgat’a yeniden döndü. Zaten şehir hayatında mutlu hissetmediğini söyleyen Ceren’in himayesinde bulundurduğu üç keçi, dört oğlak, bir köpek, dört kedi, üç tavuk ve bir horozla birlikte huzur içinde yaşamayı hayal ediyordu.

Yozgat’ın bir köyünde, bir vegan ve hayvansever olarak yaşamaya çalışan Ceren, çevreden “deli” tepkileri almaya başlamış. Ayrıca köye ziyarete gelen arkadaşlarını gören bazı komşuları “evde fuhuş yapılıyor” diye dedikodu çıkarmış.

Sözlü saldırılar 17 temmuz günü Ceren keçilerini ormana otlatmaya götürene kadar sürdü ve fiili saldırı da o gün gerçekleşti.

EVİNİ TALAN ETTİLER!

17 temmuz günü Ceren keçilerini ormana otlatmaya götürdü, eve döndüğünde ise büyük şaşkınlık yaşadı. İftiralar ve sözlü baskılar yetmemiş gibi Ceren’in evine kadar girip her yeri talan etmişlerdi. Bu aşamada herkesin aklına tek bir soru geliyor. Ya Ceren o anda evde olsaydı, neler yaşanırdı?

Ceren kendi halinde hayvanlar ile birlikte yaşayan, elinde fazla kıyafet, eşya varsa bunu ücretsiz olarak hiç tanımadığı insanlara kargolayıp gönderen birisi. Hayvanları, doğayı seven ve koruyan yardımsever bir kadın mı delidir, yoksa sırf farklı diye ona karşı nefret dolu olup evini darmadağın eden şuursuzlar mı?

Ceren’e karşı tehditler hala sürüyor. Ayrıca Ceren’i himayesinde olan hayvanları zehirlemekle ilgili de tehdit etmişlerdi. Bu yüzden Ceren’in en büyük endişesi hayvanların hayati tehlikesiydi. Neyse ki onlara geçici yuva buldu. Peki ya Ceren’in hayati tehlikesine nasıl çözüm bulunacak?

Konu ile ilgili hukuki süreç başlatılsa da tehditler devam ediyor. Ceren bu işin peşini bırakmaya niyetli değil. Bu konuda bir imza kampanyası başlatıldı. Katılmak için TIKLAYIN

Bütün İstanbul’u vuran sel felaketinin ardından, İstanbul Valisi’nin “Sıkıntılı bölge yok” diye açıklama yaptığı sıralarda binlerce araç kullanılamaz hale gelmişti, metro istasyonlarını, alt geçitleri su basmıştı, vatandaş bariyerlerin üzerinde timsah yürüyüşü yapmaktaydı ve E5 tabir edilen ana arterden bir nehir akmaktaydı… Ha bir de, Tayyip Erdoğan’ın “Atı alan çoktan geçti” dediği Üsküdar’ı bir yağmur almıştı!..

Mendil kadar boş yer bulsa beton döken ve bir rant kapısı haline getiren mevcut iktidar, 25 seneden fazladır yönettiği İstanbul’u, herhangi bir aşırı doğal olay karşısında hareket edilemez bir şehir haline getirdi.

Eskiler cana geleceğine mala gelsin derler. Sağanak yağmur ve sel İstanbul’da ciddi maddi kayıplara yol açtı ve Trakya’yı da sayarsak, 31 ölü, 9 kayıp verildi; yüzlerce can kaybının yaşanmaması bir şanstı. Ama sadece şans! Daha büyük bir doğal afette İstanbul’un kitlenip kalacağı, hele beklenen İstanbul depremi karşısında milyonlarca kişinin yaşadığı tüm bir şehrin büyük tehlike altına olacağı bir kez daha görülmüş oldu.

En üstteki fotoğrafa tıklayarak, İstanbul’un üzerinden geçen sağanağın yol açtığı inanılmaz manzaralardan öne çıkanları görebilirsiniz.

Ne diyelim, umarız daha beterini görmeyiz…

Dağlı, Kınalıada’ya geldiğimiz 2011 yılı ortalarında ilk tanıdığımız köpeklerden biriydi. Yavruları vardı. Bizim aşağı tarafımızdaki Poyrazlı Köşk’ün bahçesine sığınmıştı yavrularıyla birlikte. Sonra bir üst sokağa taşındı ya da birileri tarafından yavrular oraya götürüldü. Kısa süre sonra bir belediye aracı gelip yavruları aldığı gibi çekip gitti. O sırada adada çok yeniydik. Aptal aptal seyrettim olanları. “Nereye götürüyorsunuz çocukları?” bile diyemedim. Yalnızca daha sonradan tanıyacağım, iyi insanlardan oluşan bir Ermeni ailenin camlara çıkıp “öldürmeye mi götürüyorsunuz onları?” diye bar bar bağırdığını hatırlıyorum. Devlet görevlileri bir canlıyı böyle apar topar nereye götürür ki?

Daha sonra Dağlı ile arkadaş olduk. Bizim Keje’nin adadaki en iyi arkadaşıydı. Birlikte ada turlarına çıkardık. Bizi yürüyüşe davet etmek için bütün vücudunu gitmemiz gereken yöne doğru atarak “haydi gidelim” demek isterdi. Onu ne zaman görsem, 1920-30’lardaki Alman komünistlerin selamıyla “Redfront” derdim sertçe ve elimi uzatırdım. O da “Redfront” dermiş gibi elini uzatırdı her seferinde. Hayvanlarda yaşam sevinci olmadığını sananlar ne kadar yanılırlar! Kınalıada’nın dağlık bölgesinde, sık çalılardan oluşan makilikte üçümüzün başına gelenleri Benim Kahraman Köpeklerim adlı kitabımda anlatmıştım. Çok onurlu, akıllı, kendini idare etmesini bilen bir köpekti Dağlı. Kimseye yılışmaz ama yabanilik de yapmazdı. Başına gelen olaylardan sonra, sanırım ömrünün son yıllarında insanlara karşı biraz daha ihtiyatlı ve uzak olmaya başladı.

Sophia Loren gibi güzel ve anlamlı gözleri olan Dağlı, önceleri bizim evden çıkmazdı. Yeniden hamile kaldı ve 2011 yılının Aralık’ında, çok soğuk ve yağışlı bir günde doğurdu. Hem de on yavru birden. Bizim apartmanın altındaki yağmur gelmeyen bir duvarın önüne koyduğumuz yorganın üstünde bakmaya başladı yavrularına. Çok iyi bir anneydi. Bir gün kar fırtınası çıktı. Bir de baktık, ne dağlı var ortalıkta, ne de yavrular. Sonradan bulduk yerlerini. Yorganı koyduğumuz yere çok rüzgâr ve kar vuruyordu. Korunmak için daha güvenlikli ve sıcak bir yer yapmıştı yavruları ve kendisi için. Yandaki boş arsaya, çam ağaçlarından birinin altını tünel kazmış ve yavrularını oraya yerleştirmişti; onları orada emzirdi iki ay boyunca.

Bir futbol takımı oluşturacak sayıdaki yavrularının hepsi de yaşadı o zor kış günlerine rağmen. Beşini ilan yoluyla çeşitli yerlere verdik. Dördü ada dışından alındı. Co adlı bir oğlu şu anda adanın aşağılarında yaşıyor  ve bakılıyor. Diğer iki kızından Elif bizim evde, Sürmeli ise yarı bizde, yarı evin önünde. Karin arkadaki bahçede, kulübede kalıyor. Marika, iki sokak yukardaki, arkadaşların koruması altında bulunan köpek-kedi havzasında yaşıyor. Leo’ya ise Poyrazlı Köşkün orada, akrabası olan iki köpekle birlikte sokakta bakılıyor.

Dağlı, bizim evden çıkmazdı dedim ya, onu kısırlaştırma görevlilerine teslim ettiğim günden beri eve adımını atmaz oldu. Ceren’e olan sevgisi bile aldığı kararı bozmasına neden olmadı. Galiba insanlarla ilgili yaşadığı hayal kırıklıklarından biriydi bu: “Onlara fazla güvenme.” Bu kadarla kalsa yine iyi. O günden sonra benimle konuşmadı da. Ortak yürüyüşlerde bile uzaktan uzaktan izledi. Elimi değdirecek kadar bile yanına yaklaşmama izin vermedi. Haklıydı, ne diyeyim!

Yaşlanan annelerin çoğu gibi, çeşitli yerlerde bulunan kızlarının yanında kalmaya başladı. Kâh bizim yan bahçede kızı Sürmeli ve eski sevgilisi Dost ile, kâh Kedi-Köpek havzası dediğim yerde, kızı Marika ile birlikte Işıl’ın bahçesinde kalıyordu.

Hastalığının ilk belirtisi benim gözüme çarptı. Bir gün birlikte yaptığımız bir yürüyüşümüzde arka ayaklarının birbirine dolandığını ve yuvarlanacak gibi olduğunu saptadım. Birkaç gün izledik. Yürüyüşünü ve sendeleyişini videoya aldık. Çeşitli tedaviler ve ilaçlar uygulandı. Düzelir gibi oldu, fakat bir süre sonra yürüyemediğini duydum. Onu, hayvan hastanesine gitmek üzere motorla Bostancı tarafına ben bıraktım. Bakım masraflarını hayvan gönüllülerinden Elvan, Jülide, Evren, Empati Derneği üstlenmişti.

Dağlı’yı alacak araba henüz gelmemişti. Bekledik. Dağlı yürüyemiyordu ama çok sakindi. Dahası, ilk kez ayak bastığı şehrin görüntülerini, gelip geçen insan kalabalığını büyük bir ilgiyle izliyordu: “Demek böyle bir dünya da varmış!”

İyileşti, artık yürüyor dendi. Sevindik. Onu hoplaya zıplaya, en azından çocuklarının bir kısmının babası olan Dost karşılamış. Fakat kısa süre sonra kötü haber geldi. Dağlı yine yürüyemiyordu. Arkadaşlar onu yeniden naklettirdi karşıya. Bu sefer Fatoş’la Ersan uğurlamış onu. Çok üzgündüler.

Son bir ayda biri ada dışında olmak üzere dört kedi, bir köpek kaybetmiştik. Bu sabah gelen Dağlı’nın ölüm haberi son bir darbe oldu. Onu bizim evin arkasındaki bahçeye gömdük bugün öğleyin. Burada doğdu, burada doğurdu, burada acı çekti, burada karnını doyurdu, burada neşelendi, burada havladı ve burada gömüldü! Kulağındaki, ömrü boyunca taşıdığı belediye plakası, onun tüm sokak köpekleri adına gururla taşıdığı madalyasıydı aslında.

G.Z

14 Haziran 2017