Yazarlar

Akp siyaset hayatımıza ilk günden bugüne kadar olan süreçte hiç bıkmadan usanmadan birbirleriyle çelişen, akla hayale sığmayan bir sürü zırva içeren beyanlar ekledi.

Hepsini bir defada değil, bin defa yazmaya kalksanız başaramazsınız. Na-mümkün.

Her seçim öncesi billboardları, “Artık yerli uçağımızı yapıyoruz” la süslüyorlar ama. Hani nerede? Galiba hayalet uçak yaptılar, biz görmüyoruz. Uçak görünmüyor lakin.

İsteyen kafayı bulup uçabilir!

*

Hatırlarsınız, öve öve bitiremedikleri, biz yaptığa getirip uydu fırlatmıştık. İtalya’nın ürettiği, Fransa’nın fırlattığı sadece adı yerli olan Göktürk uydusu.

Dedik ya, saymakla bitmez, uzun bir liste çıkar yalanlar serisinden ortaya. Amentü gibi tekrarladılar. Meşreplerine göre konuşuyorlar. Öyle ki, artık muhalefete bile ihtiyaç kalmadı, çünkü kendi sözlerini kendileri yalanlar hale geldi.

Sevgili okur; Yaşanılanların en azından yakın tarihçesini biliyorsunuz. Detayları geçiyorum!

Ama benim favorim, “benim başörtülü bacıma saldırdılar”, “Görüntüleri cumaya yayınlıyoruz” idi. Büyük yalan. Oskarlık yalan. İddia ediyorum söz konusu yalandan, etkili bir film senaryosu çıkar.

Yalan büyüdükçe korkuları da büyüyor. Korkular büyüdükçe yalanlar büyür.

Yalan korkunun tortusudur, iktidarlarını kaybetmekten korkuyorlar. İktidarlarını kaybederlerse yok olup bir daha gelmemek üzere gideceklerinin farkındalar.

*

Dindarların hayatı Tudors entrikalarıyla benzerlik göstermektedir.

Hatırlarsanız bir ara CNBC-E’de yayınlanan “The Tudors” isimli bir dizi vardı.
Müstehcen sahneleri bol olan bu dizide, İngiltere Kralı VIII. Henry’nin üzerinden İngiliz saray entrikaları anlatılır. Aşk, ihanet, entrika, diplomasi, din, politika, eşcinsellik ve seks bulursunuz.
Dindarların siyasi hayatı da Tudors entrikaları örmekle geçti.

*

Bu ülkede insan istihdam etmek için yaptıkları yerler, adliye sarayları, cezaevi ve icra daireleri.

Halk için tek bir fabrikaya çivi çakmadılar.

Halk dedim de. Halk ne yapıyor?

Bir kısmı, algı operasyonlarıyla korkutularak, istedikleri neticeyi ortaya çıkaracak şekilde oy kullandırılıyor.

Kendilerine yakın dindar kesim ise ayrı bir vaka, olanları bu kesime anlatmak bing-bang teorisini kanıtlamaktan daha zor.

Bugün tüm İslam dünyasına baktığımızda bunu apaçık görüyoruz. Ancak, “koşulsuz itaat” söz konusu oluyor ki, onun da esasen inançla değil, çıkarla veya korkuyla ilgisi var.

Korkularıyla tanrı yaratıyorlar, etten kemikten oluşan. Yeryüzü tanrısı.

Çok bir şey beklememek gerek Satranç bilenler iyi bilir; piyonlar iyi bir askerdir.

Belki de olay Tolstoy’un dediği gibidir: “Ortada korkunç bir şey yok. Kitleler her zaman yalnızca iktidara tapınırlar. İktidarda olan hükümettir ve ona tapınıp, bizden nefret ediyorlar; yarın biz iktidarda olunca da bize tapınacaklar…”

*

Modern toplum insanın istismarına kapalı kanunları, katı kuralları olan acımasız devasa bir aygıttır. Acımasızlığı ölçüsünde bereket ve konfor üretir.

Türkiye’de ise, modern anlamda ciddi bir toplumun varlığından söz edemeyiz.

İdiot toplumlardan güzellikler asla çıkmaz.

Tam olarak tanımlamak gerekirse muhafazakâr İslamcı kılıklı bu yamyamların iktidar olanaklarıyla şekillendirdikleri çıkara dayalı bir aç kurtlar imparatorluğu var.

Hayrettin Karaman gibi fetvacılarıda her şeyi kılıfına uyduruyor.

E ne kalıyor geriye. Biz kalıyoruz.
Ve bizler için bu imparatorluk giderek ceberrutlaşıyor.

* Şimdi size ilginç bir not düşeceğim: Bizim aile siyasi yönden çok sesli koroyu andırır. Dayıoğullarından birisi MHPli. Fikir çatışması nedeniyle kendisiyle fazla görüşmeyiz. Bayram nedeniyle bir araya geldiğimde, ‘Ne olacak sizin haliniz, iyice birbirinize karıştınız nasıl ayıracağız sizi?’ dedim.  Cevabı netti,“uluyorsa kurttur, yalıyorsa ittir.”

Evlilik programlarının yasaklanmasıyla “ekran müptelası” ünlülerin yeni program formatları da belli oldu. Önümüzdeki sezonun yeni “trendi”, “cinayet programları”olarak belirlendi.

Yılın en bomba “transferi” yıllar yılı kadın programıydı, izdivaç programıydı, şarkıcılıktı, reklamdı diyerek milletin yakasından bir türlü düşmeyen Seda Sayan oldu. Sayan, yeni sezonda ekranda “cinayet uzmanı” kılığında boy gösterecek. Partneri Uğur Arslan ile “çözülmeyen cinayet kalmayacak” iddiasıyla ekrana gelecek olan Seda Hanım’ın maktüllere “seni kim öldürdü anneeeem” diye seslenecek olmasından endişe ediliyor.

Bir başka transfer, AKP yalakası, Kabataş yalancısı Balçiçek İlter oldu. Yıllar yılı hükümetin bayraktarlığını yaptıktan sonra geçtiğimiz günlerde gazeteci arkadaşlarının hapislere girdiğini hatırlayan İlter de, Balçiçek İlter’le Olay Yeri adlı programla dedektifliğe adım attı. Biz programı izlemedik ama duyduğumuza göre Balçiçek Hanım, daha ilk günden reytinglerde ilk 100’e bile giremeyerek yere çakılmış. Eh tabii, insanın en iyi bildiği işi yapmasında fayda var. Kendisinin tekrar yalakalık mesleğine geri dönerek hayranlarını sevindirmesini bekliyoruz.

Ve Hande Ataizi. Aslında onun formatını tam olarak anlayamadık. Bir gün Şaşmaz cinayetini konu ediniyor, ertesi gün “ooooh yandan yandan” diye göbek atarak sahneye fırlıyor. Bir bakıyorsunuz birilerini kavuşturuyor. Bizim sabrımız ve zekamız onu anlamaya yetmedi. Anlayanlar anlamayanlara anlatsın diyoruz.

İzdivaç programlarının pîri Esra Erol’un nasıl bir program yapacağı da henüz anlaşılamadı. Zira Esra hanım yayınlanmaya başlanan fragmanda bir ayakkabılarını çıkarıp çıplak ayak koşuyor, bir elinde tahta kaşıklar “şıkkıdı şıkkıdı” oynuyor, bir gözyaşlarına boğuluyor, birilerine sarılıyor. Milletimize şimdiden sabır diliyor, başka da bir şey demiyoruz, çünkü diyemiyoruz.

Bir numaralı hafiyemiz Müge Anlı da sezona bomba gibi başladı. Ama şimdi Sezar’ın hakkı da Sezar’a. Kendisi atmaca gibi maşallah. Cinayetleri de çözer, kayıpları da bulur, polis şefi veya daha yüksek mertebelere de ulaşır. Başarılarının devamını diliyoruz.

Öte yandan Yasemin Bozkurt, Serap Paköz, İnci Ertuğrul ve habercilik geçmişi olan Lütfiye Pekcan da kayıp, cinayet, şüpheli ölüm gibi olayları aydınlatan programlarla ekrandalar.

Polise, adli tıbba, yakınlarını kaybeden insanlara yardımcı olmak açısından faydaları elbet var ama bu kadar cinayetli, kayıplı, ağlamalı programı bu memleket nasıl kaldıracak, merak etmiyor da değil insan. Neyse, yaşayıp göreceğiz. İyi seyirler, sabırlar…


‘Şehadet şerbeti’ diye bir içecek var, zenginler, egemenler, düzen koyucular pek tercih etmese de, gariban sofralarının vazgeçilmezi her zaman bu ülkede.

Nasıl bir şerbetse, o şerbetle ülkeyi dünyanın en büyük şehitliği haline getirdiler.

O çocukların sıvasız boyasız, pencerelerinin kırık camları naylonla kaplı, evlerine taziyeye son model arabalarla gidip, camı penceresi olmayan evin çatısından bayrak asmakla, bütün acıları örtüyor sanıyorlar.

Şehit(lik)ler olmazsa, bunca rezilliğin, kirliliğin, yolsuzluğun, adaletsizliğin, zulmün, kanın üzeri nasıl örtülürdü ki?

Henüz 15 yaşındaki çocuk ‘operasyon’da öldürülünce tabut siyaseti adına şov yapanların…
Aynı yaşlardaki bir çocuğa cinsel istismarda bulunan ülkücü bir soytarı için gıkları çıkmaz.

Hesap vermekten kaçmanın en iyi yolu şehitlik argümanı. Şerbet niyetine içiyorsun.  Her türlü kepazeliği kapatıyor, ülkeyi yönetenlerin tüm beceriksizliğini örtüyor.

Bizler dışarıdan ne kadar üzülürsek üzülelim, hiçbirimiz o ateşin yakıcılığını, o ateşle yananlar kadar bilemeyiz.

Savaş yoksulları şehit, birilerini makam, mevki, servet sahibi yapıyor.

Yazının başlığına gelecek olursak, evet şehitlik kavramı ölümü süsleme sanatıdır.  Ölenin mezarı afili, cenaze merasimi görkemli olur. Toprağın altı aynı, ölü de diğer ölüler gibi ölmüştür. Yokluktadır.

‘MAZLUM’U GETİRİN BANA…

Kemal Sunal ve Dinçer Çekmez’in meşhur sinema filmi Şark Bülbülündeki unutulmaz repliği hatırlarsınız.

Zalim mafya babası krize girdiğinde “Mazlumu getirin bana!” diye haykırarak zulmedeceği adamı ister. Onu dövdükçe rahatlar.

Ancak, filmi hatırlayanlar bilir; olaya hasbelkader dâhil olan Şaban karakteri, klasik bir ‘mazlum’ değildir.

Hoş bir mizah ortaya koyarak tokada tokatla karşılık verir, kısasa kısasla.

Öyle, bile bile dayağı yedikten sonra bir kenara çuval gibi yığılan eski Mazlum gibi değildir.

Zalimin zulmüne karşılık verir.

İşte zalimi kendine getirmeye başlayan da Şaban’ın bu tavrıdır.

Şaban’ın bu tepkisi, aslında kendilerine her dayatılana karşı çıkmayarak seyredenlere ders olacak niteliktedir.

*

Bu coğrafyanın bu ezik siyasi yapısı, içindeki alt gruplara, insanlara, bireylere kadar sirayet etmiştir.

Öyle bir arabesk kültür yerleşmiştir ki, neredeyse insanlar Mazlum olmaktan zevk alır hale gelmiştir.

Köle olmak onur olmuş, eziklik psikolojisi büyüğünden küçüğüne, okumuşundan cahiline, tepeden tırnağa kan damarlarına, hücrelerine, atomlarına işlemiştir.

Bunun neticesi olarak saltanat tarihiyle övünme, ataların değerlerine itaat, alelade olayları abartma, simgelerle avunma ve efsanelerle büyüklüğünü kanıtlama gibi pek de akıl kârı olmayan, emzik misali kendi kendini avutan işlere yönelmiş ve bunlarla oyalanmıştır insanlar.

Hala Mısırlı Esma’ya ağlayarak, “müreffeh, güçlü günler gelecek” diyen adamlara kanmaya devam edip, avunursa bu halk. 

“Mazlumu getirin bana” diyen de çok olur, dayak yemekle övünen de.

Mazlumlar ölü(yo)r.

Efendim, malumunuz, Sezen Aksu sık sık sahnelere veda eder. Benim bildiğim, yaklaşık bir buçuk sene evvel, 2016 Ocak ayında sahnelere veda etmişti. Her bir yanda haber oldu, sevenleri “son birkaç konseri” diye, “önceden söz verdiği için çıktığı” konserlere hücum etti. ‘Minik Serçe’ye son bir kez sahnede görmek için kamyonla para verdiler…

E, sonra?

Sonrası iyilik sağlık işte kıymetli okur… ‘Minik Serçe’ bu. Daldan dala! Geçen gün Bursa Kültürpark açılışında, yine sahnedeyiz, bir buçuk yıldır bırakamamışız sahneleri, “Artık sahneleri bırakıyorum” diye yine halka sesleniyoruz… Yerseniz!..

Sahnelerdeki 40 yılını hep bir sonraki sene dolduruyor bu arkadaş. 40 sene dolunca da bırakıyor! Halbuki, geçmişe bir baktık, ilk sahneye çıkışı 1970! E, 40 sene 7 sene önce dolmuş!..

GÜÇLÜ PAÇALARA SÜRTÜNEREK GEÇEN YILLAR

Böyle bir ‘ermiş’ havaları, duygu esintileri, his geçirmeler… Sezen Aksu bu… Herkesi çok seven, duyarlı… Lakin tarihimizin her kritik dönemecinde bir zorbanın paçasına sürtünmeyi ihmal etmemiş bir büyük müzik insanı…12 Eylül’de Kenan Evren’in paçalarına sürtünen o nameler, sürtüne sürtüne ta YetmezAmaEvet’le Tayyip’e kadar gelmiş… Aşınmıyor… Tersine, sürtündükçe parlıyor…

O büyük müzik insanı halleri de ayrı tabii…

ARAK KARİYERİ

Merhum senarist Meral Okay’ın sözlerini yazdığı, Sezen Aksu’nun “notaya döktüğü” Adı Bende Saklı adlı şarkının bestesinin, Yunan Yannis Karalis’e ait olduğu tescillenmişti. Mahkeme de Sezen Hanım’ı tazminat ödemeye mahkum etmişti. Bir de, Masum Değiliz rezaleti var ki, sorma gitsin! Notaları Mariah Carey’in My All‘undan aldım mıydı, ben de cillop gibi beste yapabilirim tabii! Şinanay‘ın esas bestecisinin Fuat Güner olduğunu kaç kişi bilecek, onu da kap gitsin!

Yine mi Çiçek?.. Evet efendim, Yine mi Çiçek de, Night Ark’ın enstrümantal Invisible Lover adlı parçasının üzerine vokal olarak okunmuştur! Deliveren albümündeki Hoşgeldin de Night Ark’ın The Long Goodbye parçasının müzikleri üzerinde raks etmektedir. Ne olacak canım? En azından biri “hoşçakal” derken, Sezen Hanım onu “Hoşgeldin”e çevirmiş işte… Ciddi emek var bi kere!

Sonra Tarkan’ın seslendirdiği, “Sezen Aksu bestesi” Hepsi Senin mi isimli parçanın da George Michael’ın Faith isimli şarkısına çok benzediği söylenmiş. Ne gam! ‘Minik Serçe’ büyük müzik insanı…

MANİFESTO ve NE YAPMALI?

Bu yazın ‘hit’ Sezen Aksu parçası Manifesto bana bir yerlerden tanıdık geliyor, geliyor, lakin çözemiyorum. Nereden biliyorum ben bu ezgileri? Delireceğim…

Tabii ‘müzik hayatı’nda onlarca yılı devirince tecrübeleniyor insan! Mix yapmış Minik Serçe. Unicq’in Mercy şarkısının girişindeki ‘lol’ü güzelce değerlendirip ana melodiyi tepe tepe kullanmış… Biraz başka parçalardan da takviye yaptın mıydı, hatta sözlere bile, konu tamamlanmış oluyor… İddiam odur ki, fiziği müsaade etse, klibi de Unicq gibi yaparmış…

Şimdi, ‘Minik Serçe’den ricam, madem Manifesto işlerine girdi, konuyu ilerletsin, Rahmaninov’dan arak bir melodiyi hafif poplatıp hoplatsın ve Lenin’in Ne Yapmalı? kitabından esinlenmiş sözlerle müzikseverlerin beğenisine sunsun. Fantastik olacağına hiç şüphem yok.

Hadi ablacım, yaparsın sen…

Bu arada, şu iki şarkı da burada dursun tabii…
1. Unicq’ten Mercy:

2. Sezen Aksu’dan Manifesto:

Gençlik yıllarımda dinlere karşı ilgim bir hayli fazlaydı.  İnanç anlamında söylemiyorum, araştırma anlamında.  Ne diyor bunlar diye merak etmiştim. Belki bu aşırı ilgi ile edindiklerim beni inanmamaya itti. Belki de çok derine daldım, bildiklerim yordu beni. Bilemiyorum.

Hak dinler denilen dinlerin temel felsefesi ‘sadaka’ üzerine kurulmuş olup, kökeninde kesinlikle eşitlik yoktur, zenginlik vardır. 

Hatta incelerken bir ara kendimi ‘tahta bacak korsan gemisi’nde hisseder gibi oldum.
İsviçre çakısı gibi kullanışlı olmaları da belki de bundandır.

Yine bütün dinlerin en büyük zaafı; tövbe kurumu olmasıdır. ‘Yap, işlet, devret’ modeli gibi…

Dinlerle ilgili zihnimdeki sonuca gelecek olursak; tek bir din, tek bir inanç vardır; ADALET.
Adaletin timsali dedikleri halife Ömer’in öldürülme şekli ilginçtir… Ömer, kendisine azat edeceği sözü vermesine rağmen bu sözünde durmadığından dolayı Hristiyan zenci köle Ebu Lü’lü tarafından hançerlenerek öldürülmüştür.
Kölelik yoktu diyenlere duyurulur.

Çorum, Maraş ve Sivas’ta mezhebinden dolayı,  inanmadıklarını veya yeterince inanmadıklarını düşündüklerini din adına birçok insanımız yaktılar, bunu hiç unutmayız.

1450 yıl önce halife Ali de İslam dinine geçmeyip kendilerine inanmayanları yaktı. Yine tek bir seferde Müslüman olmayı reddeden 900 Yahudi erkeğin kafasını gövdesinden kopardı. Bunu da unutmayalım. Din budur. Birçok örnek sayabiliriz. Fazla uzatmayalım…

İslam tarihinde beni en çok etkileyen unsur ise, ne peygamber Muhammed, ne halifeler olmuştur.

EBU ZERR…

Ali Şeriati’nin dediği gibi. Bu dünyada felsefesi önünde saygı ile eğildiğim üç beş adamdan biridir.
İslam dünyasının ilk anarşistti. Sarılacağı kefenin dahi devlet malı olmamasını istemiştir. İslam’ın ihtiyaç dışı mülkiyeti yasakladığını savunan ve Emevi karşıdevriminin ilk kurbanlarından olan büyük sahabe.

Onda, ne “alırız” diye tehdit edebilecekleri bir şey vardı; ne de “veririz” diyerek onu tatmin edebilecekleri bir şey… Vicdanıyla konuşan, nefsine yüz vermeyen koca yürek. Zulme karşı bir başkaldırıdır Ebu Zerr.
Durun daha bitmedi.

“Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim” sözünün sahibi.
Tanrıyı halka, hurmayı kendilerine ayırıp, yoksulluğu ilahi bir kutsallık olarak gösteren yağmacı zalimlere karşı çıktı.

Sosyal adaletçi ve devrimci, tabii ki, doğruları söylemenin kovulma olmasıdır Ebu Zerr.
Hep doğru söylediği ve bundan da şaşmadığı için kendisi gibi yaşlı eşi ile halife Osman tarafından ıssız bir köye sürgün edildi. Ve burada kahrından hastalanıp hayatını kaybetti.
Cenazesi eşinin ricasıyla köyün kenarından geçen kervandakiler tarafından yıkanıp defnedilmiştir.
Hak-haram yemeyen Ebu Zerr’den sonrası gelinen nokta: Müslümanlar ölmeden önce kesinlikle midesini yıkatmalıdır!

SONU KORKU FİLMLERİ GİBİ BİTEN HALİFE OSMAN…

Onu sürgüne gönderen halife Osman ise dehşet bir son yaşamıştır. Halkı aç olmasına rağmen halife etiketiyle kendine o dönem mermerden saray inşa etmişti.

Lakin kıtlık ve sefalet içinde yaşayan halkının onu saraydan çıkararak öldüreceğini hiç hesaplamamıştı.
Eline Kuran-ı Kerim alıp kendini savunmaya kalksa da, aç bıraktıkları tarafından linç edilmekten kurtulamamıştır. Eline koruyucu olarak aldığı Kuran onu koruyamadığı gibi kendine de Osman’ın kanı bulaşmıştır.

Halife Osman’ın cenazesi ancak üç gün sonra sadece eşi Naile ve üç kişi tarafından kılındı. Yine sahabeler Osman’ın Müslüman mezarlığına gömülmesine karşı çıkması nedeniyle, bir Yahudi Mezarlığı olan Haş-i Kevkeb mezarlığına defnedilmiştir.

Belki de Ebu Zerr’in ahı tuttu.
Ta o dönemlerden bu yana saraylardan adalet çıkmıyor.

İslam tarihinin ilk darbesine tanıklık eden kanlı o Kuran-ı Kerim, Topkapı Sarayı ‘Hırka-ı Saadet Odası’nda sergilenmektedir.
Topkapı sarayına gidip bu Kuran’ı seyrederek gözyaşı dökenlerin işin aslını bildiğini hiç sanmam. Bilenlerse ibretle seyretmektedir. Haliyle oksimoronluk duygular yaşıyorlar.

Aslında İslam tarihinin en potent görüntüsüdür, Topkapı sarayında yaşananlar. İbretliktir. Kanla bulanmış bu Kuran-ı Kerim’i, kısa ve etkili, insülin gibi, birilerinin gözüne çakıp rahatlatacaksın…


Yazıya başlamadan evvel lütfen videoyu izleyip kimlerle muhatap olduğumuzu bir kez daha idrak ediniz!

Dar bir zekânın yeteneksiz muhterisleri, seçmece saçmalamaya devam ediyor.
Ruhu bir mermer soğukluğundaki adamlar konuşup, yeniden gündeme hakim olabilmek için kısır polemik oltalarını atıp tombala çekiyor.

ÇİNKO BİR: Daha önce “yolsuzluk hırsızlık sayılmaz” gibi bir lafı kuyuya atan Hayrettin DindenÇokAKPfetvacısıKaraman şimdilerde kadınlara musallat oldu. Karaman bir ara anjiyo olmuştu. Ancak anjiyoyu yanlış yere yaptıklarını düşünüyorum.

Bu dincilerin kadınları sofrada bile öküzlerinden sonradan gelir.
Osmanlı sevdalıları biliyorlar mı bilmiyorum ama Osmanlı döneminde nüfus sayımında kadın yok sayılırdı.

Ahırda bulunan hayvanlar sayılır, kadınlar sayılmaz idi.
Koskoca imparatorluk hayvanlarının sayısını bilir, kadın yurttaşının (pardon, o zaman yurttaş yoktu, kul idi herkes; kadın kul bile değildi!) sayısını bilmezdi.
Aslında bilmelerine gerek yoktu.
Çünkü kadın insan yerine sayılmazdı.

ÇİNKO İKİ: “Camiden mescitten terörist çıkmaz.” FETÖ, IŞİD sanki meyhaneden çıktı!.. Deve sidiğinin kafa yaptığını ilk defa görüyoruz…

ÇİNKO ÜÇ: “Yeni bir devlet kuruyoruz. Beğenin beğenmeyin, lideri de Recep Tayyip Erdoğan’dır.”

Yine en yetkisiz ağız, test sürüşü yaptı.

***

Kadını aşağılayan, deve sidiğinin kerametinden bahseden, “camiden mescitten terörist çıkmaz” ile “yeni bir devlet kuruyoruz” diyenlerin hindi gibi gubarma özgüvenleri nereden geliyor.

Bu fikirler fıtratlarında olunca, devlet içinde devlet kurmanın sinsice yollarını arayıp arada bir böyle kıçlarını gösteriyorlar.

Sanıldığı gibi bu düşünceler bunların kişisel zekâları değil.
E haliyle alıcısı var, yatıcısı var.

Bu şarlatanlar siyasal İslamcıların dilinin altındaki bakladır, ortaya dürtülen.

Baktı bakla büyük, bunların bir kısmını geri çekiyorlar.
Memlekette gerçekle gerçek olmayan arasında bir sınır kalmadı artık.

Kargalar gülse de koyunlar bunlara inanıyor.

Çünkü iktidarda kalmak için Müslüman değil Makyavelist olmak zorunda olduklarının biliyorlar.

Makyavelist: 1469-1527 yılları arasında yaşamış olan İtalyan düşünürü Makyavelli’nin, devletin ya da devlet adamının, özellikle dış ilişkiler söz konusu olduğunda, ülkesinin yararına olabilecek her eylem ve hareket tarzının meşru olduğunu, amacın aracı meşrulaştırdığını dile getiren politik ilkeleri ya da her türlü ahlak ilkesini hiçe sayan siyasi görüşü.

Tam olarak başımızdakiler, makyavelist bir uygulama içerisinde.

Ülkeyi cehennemdeki gayya deresine götürmekten geriye dönme gibi bir niyetleri yok.

Kitabı bombadan daha tehlikeli gören zihniyetin sonu kaçınılmaz olacaktır.

Kendisini kadir-i mutlak sayan her tekçi rejim gitmiştir. Ve arkasında iyi izler bırakmadan, kötü izler bırakarak gitmiştir…

Örtün, evet, ey facia… Örtün, evet ey şehir;

Tevfik Fikret, Sis, 1902

1974 Temmuz’unda Anayasa Mahkemesi’nin TBMM’nin çıkardığı kadük edilmiş af yasasını iptal etmesiyle dışarı çıkmıştık. Buna “1974 Affı” denir ama işin esası, “Karaoğlan” CHP’sinin koalisyon ortağı Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nin yan çizmesi üzerine “affın” Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla de facto ilan edilmesidir. Çünkü halktan gelen özgürlükçü basınç çok büyüktü. Bir anlamda halk ve özgürlükçü güçler devlete zorla boyun eğdirmişti. O dönemin devleti bugünküne göre daha esnekti. Halktan gelen basıncı görünce devlet, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlarını devreye sokardı.

Dışarı çıktığımızda gerçekten de büyük bir özgürlük rüzgârı esiyordu. Bütün gençler, 12 Mart rejimine inat saç uzatmıştı ve toplumda müthiş bir sola kayış vardı. Tabii ki, solun bütün fraksiyonları bu sola kayıştan nasibini bol bol almaktaydı. O zamanki Aydınlık hareketinin gençlik örgütü olan Devrimci Gençlik Birliği’nde (DGB) neredeyse her akşam seminerler ve konferanslar yapılıyordu. Uzun saçlı gençler DGB’nin salonunu hınca hınç dolduruyordu.

Bu seminerleri bir köşede sessiz sedasız izleyen gençler arasında, o sıralar yirmi dört yaşında olması gereken, gözlüklü bir genç de vardı. Bu genç, Troçkistti ve daha o yaşında hayatını çevirmenlik yaparak kazanıyordu. Adının Yavuz Alogan olduğunu öğreneceğim bu genç, 1980’li yıllarda tanışıp arkadaş olduğumuzda, o günlerdeki “bizi” şu sözlerle anlatmıştı bana: “Senin üstünde uzun kollu, beyaz bir gömlek vardı. Sen ve Aydınlık’ın Hasan Yalçın gibi diğer önderleri  azametli halinizle ve tavrınızla bana, Sovyet devriminin ilk günü  Petrograt’daki Smolni Enstitüsüne gelen Bolşevik Devrimi’nin önderleri gibi gözükmüştünüz.” İyi ki bu sadece bir görüntüden ibaret kalmış ve tarih o noktada tekerrür etmemiş. Yoksa, Bolşevik liderlerin çoğu gibi kırklarımızda toprağın altını boylamış olurduk! Tabii ki, bir kişi hariç!

Yavuz Alogan’la 1970’li yıllarda doğrudan tanışmamız mümkün olmamıştı ama onu isim olarak tanıyordum. Sol kitapları İngilizceden Türkçeye kazandıran iyi bir çevirmendi. Gerçi, 1970’li yıllarda okuma listemizin çok kabarık olduğunu söyleyemem. O zamanki partililerin kapalı devre bir okuma tarzı vardı. Daha doğrusu, bizim parti de, diğer sol parti ve örgütler de militanları için böyle bir okumaya yararlı görürlerdi örgütsel açıdan. Kısacası, sol partiler, bütün ebeveynler gibi, “kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya” mantığına sahiptiler. Kapalı devre okuma tarzı militanlar için gözbağcılık görevini yerine getiriyordu.

Bu yüzden, Yavuz Alogan’ın çevirdiği kitaplarla esas tanışmam 1980’li yılların başlarına rastlar. Artık partinin kapalı devre okumu tarzı yıkılmıştı ve yeni bir ideolojik uyanma ortamı içinde deliler gibi okuyorduk. Örneğin, Buharin ve Preobrejinski’nin Bolşevik devriminin ilk yıllarında birlikte yazdıkları Komünizmin Abc’si kitabını; o dönemki uyanışımızda çok önemli rolü olan, iki ciltlik Komintern’den Kominform’a kitabını Yavuz Alogan’ın çevirisiyle 1980’li ve 1990’lı yıllarda okumuştum. Böyle bir hummalı okumanın, partinin entelektüel kesimlerinde yerleşik ve genel geçer ideolojiyi sorgulamasına, sorgulamanın ilk durağı olarak da partinin temel taşlarından olan Stalinizmle kafa kafaya gelmeye yol açması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu ve parti içinde, benim başını çektiğim anti-Stalinist bir muhalefet gelişti. Bu muhalefet 1980’lerin ortalarında kendini “Beş Perspektif” metniyle açıkça ifade etti.

DOĞU PERİNÇEK’İN DAVETİ

Partideki tartışmalar canlı bir şekilde sürerken, parti dışından sol entelektüeller de bu tartışmaları ilgiyle izlemeye başlamışlardı. Örneğin, 68 döneminden arkadaşlarım olan ve Kıvılcımlıcı olduktan sonra o rotadan ilerleyip Troçkizme varan Ersen Olgaç, Ergun Aydınoğlu ve Demir Küçükaydın’ın, Aydınlık içindeki tartışma ve gelişmeleri dikkatle izlediklerini, hatta ülke dışında çıkardıkları Devrimci Marksist-Tartışma Defterleri adlı dergide Mehmet Salâh (Ergun Aydınoğlu’nun o dönem kullandığı ad) imzalı, “Çin Komünizmi ve 1980’ler Türkiye’sinde Aydınlık’çılığın Evrimi” başlıklı bir yazı (sayı. 3, Haziran 1986) yayınladıklarını, bu yazıda Mehmet Gündüz’ün yazılarını Aydınlık hareketinin klasik çizgisinden olumlu bir sapma olarak değerlendirdiklerini biliyorum. Partideki gelişmeleri dikkatle izleyen entelektüellerden biri de, o sıralar otuzlu yaşlarının ortalarında olan Yavuz Alogan’dı. Yavuz Alogan, kendisine büyük entellektüel tatmin sağlayan çevirmenliği sayesinde hayatını da kazanan bir insandı. Emeğine yabancılaşmayan bir yaşam tarzıydı bu ve bunu gerçekleştirebilen nadir insanlardandı.

Partinin çevresinde dolanmaya başlayan insanların kokusunu almak konusunda özel bir hassaya sahip olan Doğu Perinçek, kısa sürede Yavuz Alogan’ın da kokusunu almış ve onu partiye katılmaya davet etmişti. Bunu yaparken politikacıların dikkat çeken özelliklerinden biri olan reelpolitik yöntemlere başvurmuş ve Yavuz Alogan’ı ikna edebilmek için ona şöyle demişti (Yavuz Alogan’dan naklen): “Bizim içimizde muhalefet ve farklı kanatlar vardır. Örneğin Mehmet Gündüz (benim o sıralar kullandığım ad oluyor) senin fikirlerine yakın, anti-Stalinist bir muhaliftir. Partiye katılırsan birlikte bir muhalefet bile örgütleyebilirsiniz.” Bu “geniş görüşlülükten” ve “özgürlükçü” yönelimden fazlasıyla etkilenen Yavuz Alogan kısa süre sonra partiye katılmaya karar vermişti. Kısacası, Doğu Perinçek, parti içindeki muhalefetten bile iktidarı için yararlanmasını bilmişti. “Majestelerinin muhalefeti” değildik belki ama “majestelerinin vitrini”ydik bir bakıma!

Doğu Perinçek, beni ve muhalefeti olta olarak kullanmıştı ama dışarıdakibirinin bu olta sayesinde içeriye çekildikten sonra muhalefete katılması hiç de arzu edilir bir şey değildi parti yönetimi açısından. Nitekim, Doğu Perinçek’in davetiyle Aydınlık hareketine icabet eden Yavuz Alogan da muhalefetle birlikte hareket etmeye başladığı an merkezin salvolarından kurtulamadı. Bununla birlikte, Yavuz’a, dışarıdan “konuk” gelmiş biri olarak biraz ayrıcalıklı davranılıyor, biz “öz evlatlara” gösterilen haşin muamele Yavuz ve onun gibi sonradan “evlat edinilmiş”lerden az da olsa esirgeniyordu. Bu tür partilerin içiyle dışı veya içinden olanlarla dışından olanlar her zaman farklı muamele görür. Böyle partiler soba gibidir. Yakınındaysan ısınırsın, çok yaklaşırsan yakar!

Gerçi Yavuz çok yaklaşmış ve bu yüzden ne kadar “dışarıdan” muamelesi görüp “hoşgörüden” bizden daha fazla yararlansa da sonuç olarak bir muhalif olarak payına düşeni almış ve 1989 yılı başında, muhalefete katıldığı gerekçesiyle, 1980’lerin ikinci yarısındaki “sosyalistlerin birliği” “dağı”nın Doğu Perinçek sayesinde doğurduğu küçücük bir “fare” olan Sosyalist Parti’den (SP) (daha sonraki yıllarda İP adını alacaktır) bir yıl uzaklaştırma almış, fakat diğerlerinden farklı olarak partiden ihraç edilmemişti.

YAVUZ ALOGAN’A ‘UZAKLAŞTIRMA’

Yavuz henüz uzaklaştırma almadan söyleyeceğini de söylemişti doğrusu. Örneğin o yıllarda partinin entelektüel kesimlerinde Stalin iyice gözden düştüğünden Doğu da Stalin-Troçki mevzularında daha ihtiyatlı ve kendini daha geniş görüşlü göstermeye dikkat eden yazılar yazıyordu. Örneğin, Saçak dergisinde yayınlanan, Troçki’yi “değerli muhalif” olarak ele alan bir yazısında Stalin’in adını bir kere olsun zikretmeme becerisini gösterebilmişti. Yazısı, Saçak dergisinde, iki Troçkist, Ergun Aydınoğlu ve Yavuz Alogan tarafından çok temel noktalarda eleştirilmiştir.

1989 yılında parti dışına atılan veya kendini parti dışına atan muhalefetin kurduğu Sosyalist Birlik dergisinde Yavuz’la benim aramda daha yakın bir ilişki doğdu, çünkü bu dergi daha kurulduğu an içinde iki kesim olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştı. Halil Berktay ve Oral Çalışlar Sosyalist Birlik’in görece sağ kesimini oluşturuyordu ve Sovyetler Birliği yanlısı TKP ile birleşme çabası içindeydiler. Ben, Yavuz Alogan ve diğer bazı arkadaşlar ise Sosyalist Birlik’in görece daha sol kesimini oluşturuyorduk. Yavuz Alogan başından itibaren açıkça Troçkistti, ben ise Troçkist olmamakla birlikte Troçkizan anti-Stalinist fikirlere sahiptim ve bu sol kesim TKP ile birleşmeye karşı çıkıyordu.

Bu çatışma 1990 yılı başında yeni bir bölünmeyle sonuçlandı ve ben, İngiltere’ye iltica etmeden hemen önce bazı arkadaşlarla birlikte “muhalefetin muhalefeti” denebilecek kısa bir bildiri yayınlayarak Sosyalist Birlik’ten ayrıldım. Bu bildiriyi duyan Yavuz Alogan Ankara’dan beni arayarak, “benim de imzamı koyun bildiriye” dedi. Bunun üzerine onun da imzasını koyduk. Bu bildiri, Sosyalist Birlik’in Ocak 1990 sayısında, arkalarda, mümkün olduğu kadar görünmeyecek bir yerde yayınlanmıştır.

Londra’da bulunduğum yıllarda Yavuz’la temasımız hiç kopmadı diyebilirim. İkimiz de birbirimizi izliyorduk. İlk romanım olan Deniz Orada’yı (Sel 1995), fikrini almak için ilk gönderdiğim arkadaşlardan biridir. Türkiye’de olup bitenler hakkında ara sıra ondan bilgi alırdım, bu konularda önceleri doğrudan el yazısı veya daktiloyla yazılmış mektupla, daha sonradan da internet aracılığıyla epeyce yazışmışlığımız olmuştur.

1990’lı yıllarda Yavuz Alogan, artık İP adını almış olan SP’den istifa ederek Sadun Aren’in başkanlığındaki Sosyalist Birlik Partisi’nin (SBP) Parti Meclisi’nde yer aldı; daha sonra da SBP’nin dönüşmesiyle kurulan ve başlangıçta Türkiye solunun önemli bir kesimini kucaklayan Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) kurucu üyesi oldu ve Ankara İl Yönetim Kurulu’nda görev aldı. Ben İngiltere’de olduğumdan o yılları epeyce uzaktan izledim doğal olarak. Yavuz, 2003 yılında ÖDP’den istifa etmiş. Sanırım bunda ÖDP’nin başlangıçtaki kapsayıcılığını yitirmesinin rolü olmuştur.

İSVİÇRE ‘AJAN’I!

Yaklaşık olarak 2006 yılında Aydınlık hareketinin hem paranoyaklığını, hem iftiracılığını, hem de ilkesizliğini ortaya koyan oldukça ilginç bir olay yaşadım. O sıralar kızım Irmak Zileli Ulusal Kanal’da redaktör olarak çalışıyordu. Bir gün, o sırada yaşamakta olduğum İsviçre’nin Zürih kentindeyken, Irmak’tan bir mail aldım. Şöyle diyordu: “Baba, önüme senin İngiliz ajanı olduğuna dair bir yazı geldi. Bunun üzerine ben de Ulusal Kanal’dan istifa ettim. Haberin olsun.” Güler misin, ağlar mısın! Tam Irmak’a cevap yazmaya hazırlanıyordum ki, ondan yeni bir mesaj geldi: “Baba, istifam üzerine yazıyı geri çektiler; bunun üzerine ben de istifamı geri çektim.” Irmak’a şöyle yazdım: “Irmak, sen onlara şunu söyle: Bir İngiliz ajanını tespit ettikleri halde bunu teşhir etmekten vazgeçmeleri, doğrudan doğruya MI5 ile işbirliği anlamına gelir!” Irmak bunu onlara söyledi mi bilmiyorum.

Bütün bu olayı anında Yavuz Alogan’a da yazmıştım. Ondan gelen cevap şu olmuştu: “Çok geride kalmışlar. Artık İsviçre ajanı da olduğunu yazmayı unutmuşlar!” Yavuz’un kendine özgü bir sense of humouru vardı. Gerektiği yerde ince bir şekilde taşı gediğine koyardı.

ERGENEKON DÖNEMİ

Bundan birkaç yıl sonra Yavuz’la Datça-Palamutbükü’nde karşılaştım. Her zamanki gibi, yüzündeki filozofça gülümsemesiyle piposunu tüttürüyordu. Hem denize giriyor hem de çeviri çalışmalarına tatilde bile aksatmadan devam ediyordu. O dönem Ergenekon davası bütün hızıyla sürmekteydi. Ergenekon’un düzmece bir dava olduğunda ikimiz de hemfikirdik. Yavuz AKP iktidarına ateş püskürüyordu haklı olarak. Bazı yorumlarında sanki biraz Kemalist tınılar hissettim ama o an ben de esas mesele olarak AKP’yi gördüğümden işin bu yönünü çok fazla kurcalamadım. Yavuz bir ara, “Doğu belki de bütün ömrü boyunca dışarı çıkamayacak” dedi. Bunu biraz aşırı bir yorum olarak gördüm. Zayıf bir şekilde de olsa buna pek katılmadığımı belli ettim diye hatırlıyorum ama çok da tartışmadım doğrusu. İçten içe, haklı olabileceğini düşünmüş olabilirim. Aslında Yavuz’un, her zaman dikkatimi çeken bazı egzantrik veya fazlasıyla sivri yorumları olurdu yer yer. Bu yorumlarında hep bir felaket beklentisi dikkatimi çekerdi. Sol aydınlarda zaman zaman ortaya çıkan biraz paranoyakça bir eğilimdi bu: “Büyük bir felaket geliyor.” Bu öngörülerin bazen doğru çıktığı olur ama onda dokuzu yanlış çıkar. Büyük iniş çıkışlara ve bazen felaketlere gebe olsa da hayatın kendi iç dengeleri vardır ve çoğunlukla o kadar da büyük felaketlere izin vermez. Neyse, Yavuz’un bu yönü, ihtiyatla karşılanmak koşuluyla, yine de olayların yorumuna hoş bir çeşni katardı…

HOŞ ANILARIN SONU

Keşke bu yazı böyle hoşça anılarla sürüp gitseydi. Ne var ki, hayat denen şey, nasıl iç dengelere sahipse, aynı zamanda korkunç ve akıl sır ermeyen savrulmalara yol açan bir acımasızlığa da sahiptir.

Yavuz’da, 2010’lu yıllarda, eski Troçkist yönelimleriyle oldukça ters düşen bazı belirtiler ortaya çıkmaya başladığını fark ettim. Öncelikle, Stalin’e bakış açısında büyük bir değişiklik oldu. Artık Stalin’i eskisi gibi Sovyet devrimini yozlaştıran zorba bir figür olarak görmüyor, hatta onu birçok bakımdan takdir ediyordu. Bu yolda ilerleyerek Stalin’i Rus halkını birleştiren bir figür, kapitalist dünyaya kafa tutan önemli bir lider olarak görmeye, hatta “bugün Stalin’le Troçki yaşıyor olsalardı eski kavgalarını bir yana bırakır, el ele verip partiyi yeniden inşa etmeye başlarlardı” mealinde fikirler ileri sürmeye başlamıştı. Tam bir iflas noktasıydı bu! Her şey bir yana, elli yıldır izlediği Stalin eleştirisi çizginin iflasının ilanı!

Belki bununla eş zamanlı ve bağlantılı olarak Kemalizme eleştirel bakışı da bir yana attı ve laiklikten hareketle, “Cumhuriyeti kuran büyük lideri” o yaşında yeniden keşfetti. Ben bu ikisi arasında, yani Stalin’i benimsemekle, Mustafa Kemal’i yeniden keşfetmek arasında bir bağ olduğunu düşünmekle birlikte bugünkü durumuna baktığımda Mustafa Kemal’e ilişkin değişimin daha konjönktürel ve taktiksel olduğu sonucuna varıyorum. Eğer konjönktürel ve reelpolitik bir değişim olmasaydı bu, o zaman Yavuz Alogan’ın bugün AKP diktatörlüğüne karşı, aynı bizler gibi, Kemalist ana akımın mensuplarıyla ve sol-ulusalcılarla omuz omuza olması gerekirdi. Oysa tam tersini görüyoruz. Yavuz Alogan artık sağ-ulusalcılarla birlikte, Kemalist ana akıma karşı, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’ye daha dört yıl önce (Gezi’den hemen önce) “iki sarhoş” diye açıkça hakaret eden AKP Genel Başkanının, dinci-faşist AKP’nin, sarıklı ve cübbelilerin, “şeyhlerin, dervişlerin ve mensupların” yanında saf tutmuş bulunmaktadır. Demek ki, Yavuz Alogan’da meydana gelen değişimin esas muharriki Kemalizm değil, Stalinizme yönelmesiyle kesin bir iç bağlantıya sahip olan kör devletçiliğidir.

TOPAL OSMAN’IN MANEVİ TORUNU

Bir kere bu yola girdiğiniz zaman her şeyin arkası çorap söküğü gibi gelir ve sonunda ortada çorap yerine sadece yün yığını kalır. Nitekim, kör devletçiliğe yönelen Yavuz Alogan’ın, hızını kesemeyip adeta Kürtleri ve tüm ezilen halkları kışkırtacak şekilde, ırkçı kitle katliamcısı Topal Osman Ağa’nın “manevi torunluğu”na soyunan bir noktaya kadar gitmesi (Sol dergisi, “Andımız”, 5. 11. 2013) (ki, Kemalistlerin çoğu asla böyle bir laf etmez) ortada bir yün yığını bile bırakmamıştır. Çoraklık, tam bir fikri çoraklık! Böylesi bir yönelişi görünce, 5 Mayıs 2009’da kurulan kişisel sitemde kendisine “Yavuz Alogan yazıları” diye yer verdiğim ve yazılarını düzenli yayınladığım Yavuz Alogan’ı, tüm yazılarıyla birlikte siteden çıkarmak zorunda kaldım. Onun Stalinizmine bile tahammül edebilirdim ama katliamcı Topal Osman’ın “manevi torunu”na tahammül edemezdim doğrusu!

Böyle bir yönelim kaçınılmaz olarak Yavuz Alogan’ın Stalinist ve milliyetçilerle tamamen ve ikircimsiz bir şekilde barışmasını, devrimci Marksizmi ve toplumsal devrimi bordodan aşağı yuvarlamasını, 2006 yılından 2010 yılına kadar çoğunlukla Troçkistlerin yazdığı Red dergisinden ayrılmasını getirdi. Artık Stalinist ve ulusalcı dergilerde bir köşe yazarı olabilirdi, buna hazırdı. Ancak bir sorun vardı. Stalinizmi ulusalcılığına göre daha ön planda olan TKP’nin yayın organı Sol’da mı bir köşe kapacaktı, yoksa Kürt düşmanlığı Stalinizmine göre daha ön planda olan İşçi Partisi (İP)’in yayın organı Aydınlık’ta mı? Önce ikisinde de değil, Aydınlıkçı TGB’den ayrılan ama eski yönelimlerini esasen devam ettiren bir grup gencin çıkardığı Yarınlar dergisinde, 2011 sonundan 2012 sonuna kadar yazdı bir yıl boyunca. Bunun ardından, tercihini TKP’nin  Sol’undan yana yaptı. Sanırım bu tercihte, Yavuz Alogan’ın 1980’lerdeki Aydınlık hareketi deneyiminin olumsuz anılarının da payı vardı. Veya Doğu Perinçek, Yavuz Alogan’ı henüz ikinci kez keşfedip Aydınlık’a davet etmeyi akıl edememişti.

Yavuz, 2013 yılının başından 2014 yılının ortasına kadar, 1,5 yıl bu dergide yazdıktan sonra, üç aylık bir aranın ardından, 2014 yılının Eylül’ünde Aydınlık’ta yazmaya başladı, üç yıldır bu gazetede yazmaktadır. Herhalde bu arada geçmişteki olumsuz anılarını unutmayı ya da bastırmayı becerebilmişti. Veya “Topal Osman’ın manevi torunu” olmaya en uygun yerin, artık Sabahattin Önkibar gibilerinin yazmakta olduğu Aydınlıkgazetesi olduğunu keşfetmiş olabilir.

GÜZELLİĞİNİ SERGİLEMEK

Şu andaki düşüncem şöyle: Yavuz Alogan’ın yazdığı gazetenin Sol veya Aydınlık olmasının o kadar da önemi yok. Çünkü en korkunç, sağcı ve ırkçı görüşlerini, yukarıdaki Topal Osman örneğinde görüldüğü gibi, Sol’da da ifade edebilmekteydi. Yavuz Alogan için önemli olan, şu veya bu Stalinist-ulusalcı gazetede yazması değil, pek değer verdiği ve beğendiği fikirlerini ifade edeceği bir mecra bulmuş olmasıdır. Bir genç kız düşünün. Yüzünün ve fizik güzelliğinin eşsiz olduğu kanısında, fakat bu güzelliğini sergileyeceği bir mecra bulamıyor. Bu, o genç kızı çıldırtır. Aydınlar da çoğunlukla böyledir. Hemen olmasa bile bir süre sonra fikirleriyle orgazm olmaya başlarlar ve bu orgazmlarını akıtacak bir mecra bulmak için çırpınırlar. Yavuz Alogan’dan hiç ummazdım ama demek onda da böyle gizli bir potansiyel varmış. Son zamanlarda, beni hayli şaşırtacak bir şekilde, beyinden orgazmın baş temsilcisi olarak gördüğüm Halil Berktay’ı bile geride bıraktı. Halil Berktay, yandaş mandaş ama hiç değilse kendini bir yandaş gazeteye atıp orada yancılık yapacak kadar onurunu satmadı. Şimdi yiğidi öldür, hakkını yeme!

Tamam, Yavuz Stalinist oldu, devrimci Marksizmi bıraktı, bunların hepsini anlıyor ve hazmediyorum da, artık tamamen AKP yancısı olan bir hareketin peşinden sürüklenmesine, hatta bu hareketin ismi olan VP ve Doğu Perinçek’le birlikte böyle bir yanlamanın teorisini yapıyor konuma gelmesine hâlâ akıl erdirebilmiş değilim. Belki biraz daha zaman geçtikten sonra buna da alışacağım ama son yazımda yazdığım gibi buna gerçekten aklım basmıyor. “Faşizme Karşı Omuz Omuza Adalet Yürüyüşü” yazısındaki şu satırları gerçekten samimiyetle yazmıştım: “Hadi, diyelim ki, Doğu Perinçek iktidar hırsı nedeniyle aklını kaçırdı ve böyle saçma sapan şeyler söylemeye başladı, peki aklı başında birisi olarak tanıdığım, bu tür zırvalıklara yüz vereceğine rüyamda görsem inanmayacağım, Aydınlık yazarı,  eski Troçkist Yavuz Alogan’a ne demeli?… Sen elli yıl boyunca en güzel sol teorik kitapları Türkçeye çevir, sonra da kalk, AKP’ye yanlamış ve artık en yakınındakilerin bile köşe bucak kaçıp kendilerini kurtarmaya çalıştığı birini rüzgâr göğüsleyen lider olarak öv! (abç)”

Yavuz Alogan, bu satırları ya yanlış anlamış ya da bilerek çarpıtmış ve şöyle yazmış “Vızıltılar” yazısında: “Fakaaat, ‘Herkes Aydınlık’a saldırıyor, şuna da bir tane çakalım’ diyerek  HOPkültür (aynen böyle!) sayfalarında  beni ‘AKP’ye yanlamış’ olarak gösterince, başka bir şey olur. O kadar kolay olmaz…  İnsan kuru sıkı sallamadan önce okuduğunu anlayacak sabır ve inceliğe sahip olacak. Anlamak ve anladığını çarpıtmadan aktarmak dürüstlük ve namus gerektirir.  Stalin’le kafayı bozmuş olabilirsiniz, ama dersinize iyi çalışacaksınız.”

Yukarıdaki, bold yaptığım satırlarım ortada. Ben orada Yavuz’u “AKP’ye yanlamış” olarak göstermiyorum, AKP’ye yanlamış Doğu Perinçek’i övdüğü için eleştiriyorum. Okuduğunu doğru anlamak bence bu durumda öyle anlaşılıyor ki, Yavuz Alogan için çok daha gerekli.

‘SUÇ’UN MUHTEVASI

Öte yandan, AKP’ye yanlamış olanları övmek de bugün az buz bir suç değildir. AKP’ye yanlayanlardan da, yanlayanları övenlerden de, çok uzak olmayan bir gelecekte hesap sorulacaktır. Ve bilmiyorum, Yavuz Alogan bunun hesabını nasıl verecektir? Oral Çalışlar’ı haydi haydi ve Halil Berktay’ı oldukça geride bırakmış bir AKP muhipliğine soyunan Doğu Perinçek’in artık, eski Aydınlıkçı olmalarından yararlanarak AKP medyasının finansörü Ethem Sancak’la ve AKP medyasının silahşörlerinden  Kayahan Uygur’la (Ta 20 Ocak 2016 tarihinde Yavuz’a, “Kayahan Uygur’larla aynı saflarda gözükmek nasıl mideni kaldırmıyor, hayret ediyorum” diye yazmışım özel haberleşmemizde) somut bağlar geliştirdiğini, onlarla haberleştiğini Yavuz Alogan nasıl bilmez? Hadi anladık, Stalinist olmuş olabilir, devletçi olmuş olabilir ama bugün çok sayıda Stalinistin ve Kemalistin de çatışma içinde olduğu AKP iktidarıyla rezonansa girenlerin peşinden gitmenin doğrudan doğruya AKP cephesine katılmak anlamına geldiğini ve zaten bunun sonucu olarak “Adalet Yürüyüşü”ne saldırırken bunun artık tamamen Cem Küçük’lerle, Kurtuluş Tayiz’lerle saf tutmak anlamına geldiğini nasıl bilmez?

Laf buraya gelmişken şu “kimlerle omuz omuza olunduğu” meselesine de değineyim. Ben omzumun hizasında kimlerin olduğunu ve olabileceğini çok net bir şekilde görüyorum ve zaten bunu da “Toplumsal Bloklaşmalar” yazımda yazdım. Bugün AKP diktatörlüğüne karşı özgürlük mücadelesinde kimi yanımda görürsem onunla omuz omuza olurum. Yeter ki özgürlük düşmanı faşistlerle yan yana düşmeyeyim. Anlaşılan Yavuz Alogan, benim omuz omuza olduğumu iddia ettiği Michael Rubin’i, Graham Fuller’ı benden iyi tanıyor. Bu şahısların kim olduklarını pek bilmediğim gibi adları ve soyadlarıyla hatırlamam da imkânsızdır. Ne taraftan olurlarsa olsunlar, neyin nesi kimin fesi olurlarsa olsunlar, Aydınlıkçılardan farklı olarak üst düzeylerdeki şahsiyetlerle pek teşriki mesaim olmaz. Örneğin kendimi AKP Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu temsilcisi falan sanarak Rusya’daki ya da İran’daki “devlet büyükleri”yle görüşüp onlardan politik destek sağlamaya kalkmam, Doğu Perinçek’in yaptığı gibi. İnsan birilerine bir laf ediyorken önce kendi yanladığı hareketin liderinin ne yaptığına bakmalı, öyle değil mi? Hayatım boyunca bu “yüksek çevreler”le temasım olmadı ve böyle şeylerden hiç haz etmedim. Bu nedenle ben sadece özgürlük için yürüyenlerle omuz omuza olurum. Bu arada, sözünü ettiği kişi ya da kurumlar bu özgürlük mücadelesine şu ya da bu nedenle destek veriyorlarsa eğer, ona da eyvallah. İçinde bulunduğumuz konjönktürde kim saray diktatörlüğünün düşmanıysa benim dostumdur.

OMUZ HİZASI

Fakat acaba Yavuz Alogan, bana omuz hizama bakmamı tavsiye ederken kendi oturduğu yere dikkat ediyor mu? Mesela hemen arkasında bizzat AKP Genel Başkanı’nın, Devlet Bahçeli’nin, Ülkü Ocakları, Alperen Ocakları, Osmanlı Ocakları’nın, Süleyman Soylu ve Burhan Kuzu’nun, Ethem Sancak ve Kayahan Uygur’un, Cem Küçük ve Kurtuluş Tayiz’in ve bunlar gibi yandaşların, özgürlüğün yeminli düşmanlarının olduğunu görebiliyor mu? Hem dikkat etsin, omuz omuza olmakla kucak kucağa olmak arasında önemli bir fark vardır. Omuz omuza olduğunuzla yarın yollarınız ayrılıp başka yönlere gidebilirsiniz ama diğerinde durum oldukça farklıdır.

Hemen yeri gelmişken “vatan savaşı” verdiğini iddia eden çakma anti-emperyalizm tacirliğine de kısaca değineyim. Anti-emperyalizm, anti-kapitalizmdir. Anti-kapitalist olmadan, hatta bir kısım kapitalistin yandaşı olunarak anti-emperyalist olunamaz. Katar gibi emperyalizm işbirlikçisi reaksiyoner Arap emirliklerini anti-emperyalist ilan ederek anti-emperyalist olunamaz. Buna bağlı olarak, anti-emperyalizm, büyük ve küçük veya orta büyüklükteki devletler arasında bir atari oyunu değildir. Büyük emperyalist devlete karşı daha küçük veya orta boy kapitalist devleti desteklediğinizde belki milliyetçi olabilirsiniz ama gerçek anlamda anti-emperyalist olmazsınız. Hele hele bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin yanında yer alır, o devletlere diplomatik temsilciler gönderirseniz “zoraki diplomat” olursunuz ama bunun adı anti-emperyalizm değildir. Hele bir de muhayyel bir “Amerika’ya karşı vatan savaşı” uğruna her türlü özgürlük katlini, her türlü Kürt düşmanlığını, her türlü ezilen halk bombalamasını, her türlü hak ihlalini, her türlü ceberut devlet eylemini onaylar, destek verirseniz, iktidar güdümlü yargıyı “altın çağı”nda ilan eder, bu güdümlü yargının tutukladığı insan hakları savunucularına yandaş medyayla birlikte “casus” muamelesi yaparsanız, bunun adı anti-emperyalizm değil, Hitlerizm olur. Neden mi? Çünkü inanın ki, Hitler de birtakım emperyalist devletlere karşı “vatan savaşı” vermekteydi. Bütün ırkçı katliamlarını, hukuksuz tutuklamalarını, katliamlarını ve özgürlük düşmanı eylemlerini buna dayandırmıştı.

BUHARİN’E BENZEME MESELESİ

Yavuz Alogan şu satırları yazarken kendi gizli korkusunu dile getiriyor olmasın: “Stalin’e benzettiği Başkan’ın (nereden nereye gelinmiş. Bizim zamanımızda Doğu Perinçek’e bizler asla “başkan” diye hitap etmez, ondan bu şekilde söz etmezdik. Şimdi Yavuz Alogan bile böyle adlandırıyor. G.Z.), Buharin’e benzettiği beni, eninde sonunda kasap Vasiliy Blohin’e  teslim ederek Liyubliyanka’nın bodrumunda kulak arkasına üç kurşunla infaz ettireceğini bile iddia edebilir (ciddi söylüyorum!). Ne dese yeridir. Bir şey demedik.”

Yavuz, “iddia edebilir” diyerek orayı muğlak geçmiş. Acaba ben böyle bir benzetmede bulundum mu diye onunla yazışmalarımızı tekrar gözden geçirdim ve bir tek şu ifadeye rastladım: “İki ipte birden oynanmaz. İplerden birini seçmek zorundasın. Hele iki ip arasındaki gerilimin zirvesine vardığı bugün. Bunu Buharin denemişti ve kellesine mal oldu. Hem Stalin’in yanında durup hem de muhalefete göz kırpma oyunuydu bu. Olmayacak şey.” (2.11.2016)

Evet, o zaman böyle bir benzerlik kurmuşum ama benim Yavuz Alogan’ı Buharin’e benzettiğim aşama bundan 9 ay öncesine ait. Yavuz, Buharin’in 1920’lerdeki rolünden çok çok ilerilere gitti son bir yılda ve artık Buharin’in yaptığı gibi yeniden muhalefe geçme şansı yok. Bu yüzden de ileride kellesinden korkmasına gerek yok diyeceğim ama bunu da söyleyemiyorum. Biliyorsunuz, Stalin en sadık takipçilerini bile ölüme göndermekte bir an bile tereddüt etmemişti.

Tanıdığım genç ve orta yaşlı Yavuz Alogan’la başlayıp tanımadığım yaşlı Yavuz Alogan’a geldim. Onu artık gerçekten tanıyamıyorum. İnsanlar da kentler gibidir. Kentleri de tam iyice tanıdığınızı sandığınız bir noktada öyle bir çehreyle çıkarlar ki karşınıza o kenti aslında hiç tanımadığınızı fark eder ve sisler içindeki kente hüzünle bakarsınız. Aynı benim, 50 yıldır tanıdığımı sandığım Yavuz Alogan’ın, Adalet Yürüyüşüne katılan solcuları, “debelenen soytarılar” diye nitelendiren, Peter Marshall’ın Anarşizmin Tarihi- İmkansızı İsteadlı dev kitabını çevirmiş bir çevirmen olarak “anarko-liberter” diye bir anarşist kategori olmadığını unutan, “entel-dantel” veya “‘cinsel tercihi farklı’ olanlarla birlikte münasip yerlerinize kınalar yakıp…” türü homofobik cümlelerini okuduğum zaman duyduğum hüzün gibi.

HOPkültür’ün kısa sunuşuyla Yavuz Alogan’ın yazısı: TIKLAYIN

Bir hafta kadar önce dedemin ölümünün bilmem kaçıncı yılını andım.
Acaba dedeme mektup yazsam ne yazardım diye düşündüm ve aldım kalemi elime.
Yazdım onun diliyle.

Bakın bu muhabbetten ne çıktı…

Dede loo?
Nasılsan iyi misen?
Gene Fatiha’yı kaptın namıssız.
Keyfin yerinde mi?
Oraları bilmem emme.
Buraları bura olmaktan çıkmış gayri.
Mezarından kalksan kafayı yersin.
Ye iç dua et.
Neye mi?
Tez vakitte öldüğüne.
Memleketi görsen vallah öldüğüne sevinirsin.

Dur kızma hemen… Diyeceklerim var.
Kimlerle uğraşıyoruz bir bilsen.
Sen orada hiç şeytan gördün mü bilmiyorum ama Türkiye şeytan üretim merkezi oldu.x
Bademler iktidara geldi mertlik bozuldu.
Kaşının altında göz varmış, gözünün üstünde kaş varmış diyen muhalifleri terörist ilan edip, kendilerine kaş çatanı içeri atıyorlar.

Yahudilerin kan iftirası gibi insanlara iftira atılıyor.
Sen bile akıllı kalırsın bunların yanında.

Onlarla aynı zaman dilimine denk gelmediğine şükredersin.
Hani adalet vardı ya; o adalet de artık bademlerin konsomatrisi oldu.

Bademlerin sayesinde memleket sallamayla gidiyor, demleme değil.
Dünyadaki tüm kötülüklerin vücut bulmuş halleri olan insanlarla mücadele ediyoruz.

Daha geçenlerde Sakarya Valisi tekbir sesleriyle göreve başladı. Cemaat, tarikat, üfürükçü, muskacı olmadan ülke yönetemiyorlar.
Bu ülke Tanrı bizi korusun evresini çoktan aştı; Tanrı kendisini korusun.
*
Eee demem o ki dede, ben de o eski ben değilim.
Velhasıl kelam sen gittin gideli iyice bozuldu memleket artık.
Gurbanlar olurum toprak olan kaşına gözüne.
Bir de sakın ola cehennemden korkma. Adem’in torunları bademler varken sana kesinlikle orada yer kalmaz. Rahatına bak.

Dede sana bir de üzücü haberim var.
Geçen Perşembe ruhuna hatim indirecektik.
Ahmet Hoca nazlandı, boğazı ağrıyormuş.
Kendini gelecek seneki ramazan ayına hazırlıyormuş.
Eve 2 tane CD göndermiş, “bununla kırk hatim iner” demiş.
Eh, sen de artık bununla idare edersin.
Korkma haftaya cuma yanındayım.

Duanı edecem diyecektim, demiyorum. Sen bizlere oradan dua et, durumumuz çok vahim.
Biz Ferdi Tayfur değiliz ama bizim de huzurumuz kalmadı.
Aziz Nesin’in “Büyük Koyun İmparatorluğu”na döndü ülke.
Şimdi mezardasın, ancak bizden daha sağlıklısın.
O nedenle sana sağlıcakla kal demiyorum.
Hep orada kal.
Gönderirlerse de sakın geri gelme.
Yoksa sen de bizim gibi takkeli darbeye maruz kalırsın.

NOT: Huri’n bol olsun, torunun İsmail Hakkı.

Bir dönem televizyon ekranlarında başörtülü tonton bir teyzenin “yiyin gari!” nidaları eşliğinde evlerimize giren patates cipsi, biz çocukken sadece bir yabancı markanın ürettiği tırtıklı ve bol tuzlu, bol yağlı, marketlerde bulundukları raflara uzanılmasını müteakiben annelerin “evladım ben bundan size evde yaparım” demesini gerektirecek kadar da sağlıksız, aynı zamanda pahalı bir yiyecek idi. Taşradaki memleketimizde hamburger türü fast-food yiyecekler satan bir mekan bulunmazdı. Büyükşehirden bizim memlekete tayin olmuş (sürülmüş?) bir emniyet amirinin kızının şirketin ismini vererek “ayyy, bir büyük hamburgercimiz bile yok” diye mızmızlandığını hatırlıyorum. “O büyük hamburgercinin açılması için dükkanın önünden günde bilmem kaç kişinin geçmesi lazımmış” diye duymuştum birilerinden. Mecburiyet Caddesinde bir aşağı bir yukarı gidip gelen tayfa belki bu işe yarayabilirdi. Boş gezenin boş kalfalarının emperyalizmle bir ilgisi olmalıydı.

Yurtdışına çıktığında domuz eti yememek üzerine ciddi bir imtihandan geçer yurdum insanı. Öyle ki, dilini de bilmiyorsa o ülkenin, yemek sıralarında ülkesinde seküler duruşundan taviz vermeyip hiç telaffuz etmediği dinini diline dolar: “I am Muslim! I do not eat pork!”.

Yeni tatlara mesafeli, damak tadından taviz vermeyen masum köylü, zinhar karşı olsa bile o büyük hamburgerci standardize yemekleriyle karşıdan el salladığında dayanamaz. Bir kereden hiçbir şey olmaz. Ülkesinde her sabah televizyonu açtığında tonton bir teyzenin “serbest gezmeyen tavukların etini yemeyin” diye azarlamalarına maruz kalmaktadır. Yurdunun ve o tonton teyzenin görüş alanının dışında, antibiyotikle şişirilmiş tavuklar, tadını bilmediği diğer yiyeceklerden cazip gelir.

Kasiyer sorar: “Bir Euro farkla içeceğinizi ve patatesinizi bir boy büyütmek ister misiniz?” Sabahtan bu yana aç kalmış masum köylü, “merhaba dünyalı biz dostuz” selamı almışçasına sevinir. “Evet, evet büyük olsun, en büyüğünden!”

Bir kova patates ve bir kova kolayla masasına kurulduğunda yeni bir dünyanın tatlarına prim vermeden, alışkın olduğu damak tadının keyfiyle patlayana kadar yer. Yiyin efendiler yiyin, bu bir kova patates sizin!

Bir başka şirket daha zincir lokantalar açar, yurdum solcusu “bu öbüründen iyiymiş, daha az sömüreninden” diye sevinir. Kısaltmasıyla müsemma Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ), seri çalışan kasiyerler, standardize iş süreçleri, marulları aynı boyutta kesebilen elemanlar isterler. Tek tip insan, tek tip yemek ister. Dükkânın önünden her gün daha fazla kişi geçer, mekan self servistir, herkes kendi dünyasında en az on beş dakikalığına mülteci. “Size özgürlükten önce ekmek lazım” diyerek dağıtılır sosyal yardımlar. Ekmeksiz özgürlükten daha tehlikelidir oysa ki, özgürlüksüz ekmek. Büyük seçimlerle boyarlar gözümüzü, midemiz kaldırmaz o kadarını.

İki çocuk, kendi dünyalarında mülteci, yemek isterler o artan patatesleri. Dükkânın önünden geçmelerinde sakınca yokken, yarın seçim olsa annelerine babalarına oy verme hakkı tanınacak çocuklar, patatesleri almaya kalktıklarında yaka paça atılırlar dışarıya. Başka bir damak tadına aşina olmak istememektedir insanoğlu. Hakça ve özgürce bölüştüğünde ekmeğini yeni bir dünyanın tadına varabilir oysa ki. O dünya ki, bire on, bire yüzle yarınlara gebedir. Yoksa, yoksa ateş bizi mi çağırmaktadır?

Nazım Ustanın dediği gibi “Bir öyle şaşılası dünyadır ki burası, insanları sözle besliyorlar, domuzları patatesle”. Söz değil, eylem zamanıdır öyleyse. Boğazımızdaki yumruları atmaya talip, yerin altındaki yumrular kıyama gelmiş, hasadı beklemekte. Gezi’de kurulan yenidünyanın tadı damağımızda kalmasın diye. Bizimki büyük seçim olsun.

Metin Hara adlı ‘yazar’ın adını ben de pek çoğunuz gibi yeni duydum. Efendim, şimdi deniyor ki, bu Metin Hara isimli arkadaş, dünyanın en beğenilen, en arzu edilen, iç çamaşırı defilelerinde başpehlivan olarak arzı endam eyleyen mankeni Adriana Lima’yı yazdıklarıyla çok etkilemiş, kadın daha fazla kendini tutamayarak adeta iplerini koparan bir kısrak misali Metin’in harasına dahil olmuş.

Şimdi kıymetli okur, ben bu kurguyu tabii ki yemem. Benim adım Sami Tosun! Elin Adriana Lima’sı, apranti kılıklı Metin’in harasına niye dörtnala gelsin? Ayriyeten, bizim adını bile duymadığımız Metin, hangi hara kıtalar arası düzeyde at koşturmaya başlamış?

Sizin için konuyu araştırdım, soruşturdum, baştan izah edeyim…

Bir kere, Metin Hara isimli ‘yazar’ kardeşimiz, okura ‘Yeniçağın Dervişi’ diye pazarlanmış. Destek Yayınları bu kardeşimize yatırım yapmış. Herkesin çılgınlar gibi aradığı mutluluğu, aşkı, ruh dinginliğini iki kitapta özetleyivermiş!

Efendim, iddia şu: Metin Hara dünyaca ünlü model Adriana Lima’ya bir müzik kutusu ve şiir yollamış, feleğin çemberine tur bindirmiş top modelin basireti bağlanmış ve bu jest sonrası normal koşullarda ancak çantasını taşıtabileceği bizim apranti Metin’e anında vuruluvermiş. Sonra? Sonra, ver elini Türkiye!

Metin Hara, Adriana Hanım’ı elinden tuttuğu gibi Bodrum’daki özel olarak kiralanmış dev villaya götürmüş; ikili önce medyadan kaçıyormuş gibi yaparak bir kısım ‘çok özel’ görüntülerini yakalatmış, sonra sokaklarda, denizde, daha bilmem nerelerde çarşaf çarşaf fotoğraflar vererek ‘aşk’larını tüm Türkiye’ye, hatta dünyaya mal etmiş…

Metin Hara isimli ‘Yeniçağ dervişi’ ve ‘yazar’ kardeşimiz, bugüne kadarki ‘kariyer’ itibarıyla bir kısım etkinlikte ‘mutluluğun sırları’nı anlatan konuşmalar yapar ve karşılığında mebzul miktarda para kazanırmış. Şimdi bu ‘para karşılığı muhabbet’lerini hem artırmak, hem dünyaya açmak istermiş. Eh, kardeşimizin kitaplarını basan Destek Yayınevi de satışları artırmak istiyor haliyle… Hep beraber kafa kafaya vermişler, bu Adriana Lima işini tezgahlamışlar. Adriana Hanım belli bir miktar para karşılığı Türkiye’ye getirilmiş ‘reklam aşkı’ son derece uhrevi bir biçimde başlamış…

Düşünsenize… Adriana Lima gibi bir kısrağı bir şiirle haraya katan apranti Metin imajı ne biçim iş yapar! Kitabını okudu muydun, hadi Adriana Hanım olmasın, çalıştığın şirketin insan kaynakları departmanındaki Ezgi falan belki seninle ilgilenmeye başlar!

Peki koskoca Adriana Lima bu tezgahı nasıl kabul etmiş?

Denen o ki, Adriana Hanım eski popülerliğini kaybediyormuş. Bizim apranti Metin’in tezgahına he deyip hem para kazanıyor, hem tatil yapıyor, hem de uluslararası mecrada siyasi çalkantılarla son dönemde epey ilgi çeken Türkiye’den bir manita yapmış gibi görünerek dünya medyasında kendine esaslı bir yer buluyor… Yeme de yanında yat!..

Tek bir vakada bir sürü ders size! Yeniçağ’ın dervişi de böyle oluyor, ‘aşk’ı da, kitap satışları da… Hepsi paraya havale. Bize de verseler lüks villayı, limuzinli karşılamaları, kamyon yüküyle parayı, motoryatları falan bakın Saminiz Tosununuz nasıl aşk yaşıyor!..

Apranti Metin ve Adriana Hanım VİDEO: